İçeriğe geç

Ay: Mayıs 2014

The Puppet / Kkog-du-gag-si

2013 Güney Kore imzalı filmin yönetmen koltuğunda Young-Rak Kwon var. Bu yönetmenin ilk filmi. Aslında iyi bir konu da bulmuş ama nasıl işleyeceğini bilememiş. Filmin senaristi ile Park Se-yeol diğer filmlerini izlemedim ama filmler iyi puan almış iyi hikayeler çıkabilir karşımıza. Gelelim filmimize. Ben filmden çok fazla haz almadım. Bunun sebebi bir korku filmi beklemem olabilir. Ancak film korku filminden çok erotik film kıvamındaydı. Tabi korku kısmı da işe dahil edilmiş ancak oldukça az ve klasikti.

Her zaman Kore filmleri başarılı olacak değil ya bu filmde benim için o film kervanı arasındaydı. Oyunculukları beğendiğimi söyleyemeyeceğim. En azından erkek oyucuları. Filmin içine sokamadılar beni bir türlü. Karakter sayısının azlığı ve iyi olmayan oyunculuklar buna nedendi. Senaryoda ise sıkıntılar vardı. Sanki senarist küçük bir araştırma yaparak hadi bir hikaye yazayım demiş ve ayrıntılara çok fazla girmemiş. Bu da filme eksik olarak eklenmiş. Doktorlar ve hastaları arasında geçen bu film aslında doktorların konu ile ilgili bir şey bilmemesinden kaynaklı boşluklar içeriyor.

Yorum Bırak

Caníbal

Son dönem İspanyol korku filmleri ile haşır neşir olup iyi farklı işler çıktığını görüp film izleme seçimleri esnasında, tercihimi İspanyol sineması lehinde kullanır oldum. Bu filmde her ne kadar korku olmasa da konu itibari ile dikkatimi çekti. Filmin yönetmeni Manuel Martín Cuenca ve filmin senaryosu da Humberto Arenal‘ın romanından uyarlanmış. Filmin süresi 116 dakika ama izlerken sanki bana daha uzunmuş gibi geldi.

Aslında film psikolojik gerilim. Korkunun yanından bile geçmiyor. Yani film bir katili anlatmasına rağmen doğru dürüst kan bile görmüyorsunuz. Filmin hikayesi ilginç ilginç olmasına da bir çok yönden eksikleri mevcut. Görsel olarak izleyiciyi tatmin etse de gerek kurgu, gerek oyunculuklar, gerekse anlatım pek başarılı değil. Bir çok sahnede aklınıza takılan soru işaretleri ile baş başa kalıyorsunuz.

Yorum Bırak

Oldboy

Bir çok başarılı filmini izlediğimiz Spike Lee‘yi açıkçası bu filmde görmek beni biraz düşündürmüştü. Nasıl bir iş çıkaracağını merak etmiştim. Ancak filmin Chan-wook Park‘in çektiği filmin üzerine çıkabileceğini düşünmüyordum. Bunda da yanılmadığımı gördüm. Aslında film fena olmamış ancak bir şeylerin eksik olduğu aşikar.

Filmi izlerken bir yeniden çevrim olarak değilde Garon Tsuchiya ve Nobuaki Minegishi‘nin mangasının yeni bir uyarlaması olarak izledim. Tabi bu uyarlamada Holywood’un etkisi oldukça büyüktü. Bu bağlamda bazı soru işaretleri de aklıma gelmedi değil. Tabi ben henüz mangayı okumadığımdan dolayı hangi çevrimin ana hikayeye yakın olduğunu tam anlamıyla kestiremedim. Yani ana hikaye var ancak hikayeye giriş ve çıkışlar nasıl pek merak ettim.

Yorum Bırak

The Last Days on Mars

Filmi izledim ama, filmi izlediğimi unuttum. Yani özetlemek gerekirse film bu kadar etkisiz bir film. Yine de emeğe saygı diyorum ve cümlelerime başlıyorum. Lakin filmi hatırlamak için tekrar bir göz atmak zorunda kaldım. Bu göz atışlar esnasında aslında filmden pek etkilenmediğimi o zamanda aslında çok şeye vermediğimi hissettim. Demek ki belleğim otomatik olarak silmiş film hakkındaki şeyleri.

Filmin yönetmeni Ruairi Robinson. Kendisini daha önce izlememiştim. Zaten bu ilk uzun metrajlı filmi. Oyuncular ise çok tanındık olmamasına rağmen başarılı projelerde yer almış oyuncular. 

Yorum Bırak

La Vénus à la fourrure

Roman Polanski, Carnage ile birlikte kendini tek bir mekana sıkıştırmış ve başarılı bir film ortaya çıkarmıştı. Aynı şekilde La Vénus à la fourrure ile birlikte de yine tek mekana sıkıştırmış kendisini ve yine çok başarılı bir iş çıkarmış. Carnage’de olduğu gibi yine bir oyun uyarlaması karşımızda. Sanıyorum Polanski yeni filmler içinde sanıyorum aynı taktiği uygulayacak.

Şimdi film için ne diyebilirim pek bilmiyorum. Film bir tiyatro sahnesinde iki kişi arasında geçiyor. Ancak bu iki kişi oynanan karakterlere büründüğünde sahnede sanki dört kişi görüyoruz. Her iki oyuncu da tam anlamıyla başarılı bir performans gözler önüne seriyorlar.

Yorum Bırak

The Rite

Geçtiğimiz gün Escape Plan‘ı izledikten sonra Mikael Håfström‘un The Rite (Ayin) filmini izlemediğimi fark ettim. Zamanında sinemada izleyememiş, sonrasında da filmi izlemeyi unutmuştum. Buradan şu sonuç çıkıyor ki arada izlemeyi unuttuğum onlarca film var.

Neyse The Rite 2011 yapımı. Filmin en büyük bombası ise filmin baş rolünde Anthony Hopkins‘i görmemiz. Zaten filmi kurtaran en büyük öğe de Hopkins’in oyunculuğu. Bunu yanı sıra filmde ne vardı derseniz, söyleyebileceğim tek şey bol bol Hristiyanlık propagandası. Tamam film çekmişsin yaparsın. bunu çok görmüyorum ama film mantık ile din arasında gelip giderken elle tutulur hiç bir şeyi önümüze koyamıyor.

Yorum Bırak

Hell Baby

Boş zamanda fazla kasmayacak film arayışı içerisinde izlediğim bir film Hell Baby. Eskilerden alışkanlık korku ve komedi filmlerinin harmanlanmasını çok severim. Başarılı filmlerde var içlerinde. Her ne kadar IMDB puanı 4.8 olsa da bu filmi beğendiğimi söylemeliyim. Evet hikaye oldukça klasik ancak filmde öyle sahneler vardı ki insanın aklına yer ediyordu. Bir çok ciddi filmde bu tar sahneler ile karşılaşmayabiliyoruz.

Film aslında ne korku yönüyle ne de komedi yönüyle tatmin edici. Yani korkmuyorsunuz da, kahkahadan yere yatmıyorsunuz da. Ancak hikayenin gelişimi yaşanan absürtlükler o kadar ilginç ki filmi merak etmeden edemiyorsunuz. Bir çok yer saçma gelse de filmin akışına göre aslında her şey mantıklı. Yani film kendi çizgisinde, kendi hikayesi içerisinde oldukça tutarlı.

Yorum Bırak

03:59

Süreç biraz yavaş ilerliyor sessizliği yaran bazı mekanik seslerin kaynağını öğrenme güdüsü cazip gelse de göz kapaklarımın ağırlıkları buna izin vermiyordu. Zorla araladığım gözlerim etrafta…

Yorum Bırak