İçeriğe geç

Ay: Ekim 2021

B-Gore 4: Yerli ve Milli Kahraman: The Toxic Avenger

ÜstKültür Yazısı


Son günlerde yerli astronota ne desek diye düşünürken bir yandan ben de, hazır uzaya gitmişken “bize oradan bir süper kahraman düşer mi?” diye düşünmeden edemedim. Artık astronotumuz olduğuna göre uzaydan gelen bir süper kahramanımız neden olmasın? Bence ona da şimdiden isim düşünmek lazım. Sonra araya sıkıştırıp özensiz isimler çıkmasın ortaya.

Tabii bu kahramanın “yerili ve milli” olması şart. Şöyle bir geçmişe baktığımda bizim süper kahramanlarımızın çoğu devşirme. Osmanlı’dan gelen geleneği bu alanda başarıyla yürüttüğümüz aşikar. Ama durun. Son dönem “yerli ve milli” olan “Akıncı”mız vardı değil mi? Ya, nasıl da unuttum. O da biraz Batman devşirmesi olsa da sonuçta “Batman” bizim ilimiz hakkı bize düşer. Telif hakkını bile isteriz yahu! (İstemiştik değil mi? Yani istemediysek…) Lakin Akıncı’nın balık gözüne benzeyen asimetrik maskesi geçtiğimiz günlerde bana bir başka süper kahramanı hatırlattı. The Toxic Avenger.

Aslında tam bizden bizim içimizden bir kahraman The Toxic Avenger. Nükleer işine girmiş, kimyasal atıklarla boğuşurken bunlara eklenen çevre kirliliği, mevsimler faktörler, ağaçların yerine bina dikilmesi, uzaya çıkmadan önce böyle bir kahramanla karşılaşabileceğimiz hissiyatını yarattı bende. Şimdi elimizde bir referans varken The Toxic Avenger’ın özelliklerine bir bakalım.

Öncesi ve Sonrası
Şimdi süper kahraman diye kıyak yapmıyorum ama sanki sağ tarafta sanki daha karizmatik.
Yorum Bırak

B-Gore 3: Bir ailenin yaşam savaşı – Skinned Alive

ÜstKültür Yazısı

Evet, artık yavaş yavaş yaptığımız ısınma hareketlerinden sonra biraz dozu artıralım diyorum. Tabii sürekli evlerdeyiz hareket alanımız kısıtlı hal böyle olunca da ister istemez vücudumuz genişliyor salınıyor. Bakınız şişmanlıyoruz demiyorum. Şişmanlamak bizim kelime dağarcığımızda arka taraflara attığımız, retromuzdan uzak tuttuğumuz bir kelime. Yalnız şu da bir gerçek ki, biz ne kadar uzak tutarsak tutalım bu kelime bir kalıba girmiş, deriye, ete bürünmüş şeklen yakamızı bırakmıyor. Kedimden biliyorum ya hu! Geçen sene bu zamanlar neydim, şimdi neyim?

Tabii yavaş yavaş yaza adım attığımız şu dönemlerde azimle rejime başlarsak güneş tepeye tam demir attığı dönemlerde ne kadar fit bir vücuda sahip olacağımızı siz düşünün. Gerçi fit mi zayıf mı onu bilemedim. Fit için sanıyorum spor da yapmak gerekiyor. Sporu sadece izleyebilen ben yapmak konusundan ne kadar uzağım. Evet siz de benim gibi spor yapmaktan acizseniz ve “aman kendimi ne yoracağım” kafasındaysanız, kilo verdikten sonra sarkan derileriniz için size mükemmel aile müessesi önereceğim. Crawldaddy Ve Çocukları Deri İmalat Ticaret Kozmetik Turizm Sanayii Ltd. Şti. Bu mutaassıp aile işinin mütehassısı ve ekabiridir.

Eh öyleyse ben de onların küçük tanıtım filmini tanıtmaya başlayayım.

Skinned Alive

Malum filmin başında yönetmenliğini ve senaristliğini yapan Jon Killough var. Kendisi de filmde küçük bir rol almış. İyi de olmuş. Sanıyorum adam eksikti o sebepten kadroya dahil oldu ama bunlar böyle Ohio’lu bir arkadaş gurubu kendi aralarında böyle filmler çekiyorlar. Filmi izlerken şok üzerine şok yaşadım. O kadar b-movie izledim bunun gibisini görmedim. Bu film b-movie’nin karesi, yok olmadı, kare kökü adeta. Çok acayip bir şekilde film beni ters köşeye yatırdı. İzlerken surat ifadelerimi bir film yapsam inanamazsınız.

Şimdi ufak bir stüdyo tanıtımından sonra film açılıyor. Kuş sesleri, yeşillikler, ağaçlar diyorsunuz ki herhalde meditasyon videosu açtım ben yanlışlıkla ama durun öyle değil. Sonra bekliyorsunuz, bekliyorsunuz görüntü birden göle geçiyor. Burada bir kere bekliyorsunuz. Bu “bekliyorsunuz”ları hecelerseniz yavaş yavaş anlatmak istediğimi hissetmenize yardımcı olacaktır.

Yorum Bırak

B-Gore 2: Zencefili Kurabiyenin En Leziz Hali – The Gingerdead Man

Üst Kültür Yazısı


Yeni yıl beklediğimiz gibi gelmedi. Sadece olumsuzluklardan bahsetmiyorum. Ne kar ne yağmur ne çamur? Hiçbir şey yok. Vakti zamanında karı keyif için beklerken şimdi suyumuz az kaldığı için zorunluluktan istiyoruz. Vay be nereden nereye? Bu arada suyu sev ayıyı öp.  

Çok taze bir haberde Türkiye’deki tek ayı barınağındaki ayıların kış uykusuna yatmadığını okudum. Günde 400 kilograma yakın et tüketiyormuş hayvancıklar. E onlara harcanan su? Neyse ki sanırım ben bu durumu telafi ediyorum. Üzerimdeki sürekli uyuşukluk ve uyku hali… Of…

Konu buraya nasıl geldi bilmiyorum ben tam yeni yıl yeni umutlar, pasta, kek, çörekten bahsedecekken içimdeki hangi dürtü bu konuya çekti beni anlamadım. Ama sosyal mesajımızı da vermiş olduk. 

Eski zamanlarda -1800’leden bahsetmiyorum tabii- benim küçüklüğümde, yılbaşı dönemleri kar yağar her sabah o engin beyazlığa uyanmaktan keyif alırdım. Sonra kendimi o beyazlığın içine atar yuvarlanır eve döner bir de dayak yerdim. İlki hasta olacağım diye ikincisi ise atladığım yerde göremediğim çıkıntılar sebebi ile bir yerlerimi kanattığım daha çok kıyafetlere zarar verdiğim için. Sonuç kaçınılmaz tabii. Bu burumda ise yapılacak tek şey, evde oturup Noel filmleri izlemek.

Tabii bunların da türlü türlüsü var ama hepsinin içinde olan tek şey Zencefilli Kurabiye Adam. Kurabiyeyi adama benzetme fikri nerde ve ne zaman çıktı acaba? Benim asıl aklımdaki asıl soru ise, “biz yiyeceklerimizi neden hayvan şekline sokuyoruz”. Mesela jelibonlar? Niye ayıcıklı? Sübliminal olarak bilinç altımıza işliyor bu durum ileride ayı yemeye mi hazırlanıyoruz? 

Hım, o zaman peki ya adam? O zaman aç kalırsak adam da yeriz. Şimdi bilinç altıma kodlamış oldum bunu. Ama durun bu duruma, bu gidişata dur diyecek biri var!  

Ginderdead Man. Süper kahraman ismi gibi değil mi? Tüm hayvan şekilli yiyeceklerin koruyucusu, kurtarıcısı!  

The Gingerdead Man 

Tabii olay yukarıda bahsettiğim gibi bu kadar toz beyaz değil. Zencefilli kurabiyenin hamuru bile bu kadar beyaz değil. Burada toz pembe mi demeliydim? Zencefilli kurabiyenin hamuruna yakın olur muydu?

The Gingerdead Man ilk kez 2005 yılında karşımıza çıkıyor ki ben bu filmin üzerinde duracağım. Bir efsanenin doğuşu her zaman önemlidir. Akabinde Gingerdead Man 2: Passion of the Crust (2008) ve Gingerdead Man 3: Saturday Night Cleaver (2011) farklı yönetmeler tarafından çekilmiş. Anlaşılan bu efsanenin bitmesine kimsenin gönlü elvermemiş. Sonra ilk filmin yönetmeni Charles Band Gingerdead Man vs Evil Bong adlı bir film yapmış. Ah, Evil Bong’u tanımalısınız favkaladenin de fevkinde bir karakter.

Yorum Bırak

Gore-B 1: Braindead

Üst Kültür Yazısı

Geçen senenin bilmem kaçıncı haftası, artık içinde bulunduğumuz günü devirmiş ertesi günün saatlerinden çalmaya başlamışız. Kafalarsa “zombi” kıvamında. Masada kimyasal nitelikli hiçbir ürün kalmamış, önümüzdeki tabakta anlık durumumuza uygun iç organlar, bir yandan usulca kemiriyoruz. Neden varlar hala hiçbir fikrim yok. Öyle iç organ dediysem ciğer, et falan… Belki biraz dalak ya da içine artık bizim bilmediğimiz başka ne kattılarsa.

“Ya” dedim önümdeki tabaktaki ciğerle oynayarak, “ben bu gore sinemasına bayılıyorum, bir de B-movilere.”

Uzaktan bir ses “Gore ne ya?” dedi. Ses çatallıydı sanki, yoksa tekti.

“Hani şöyle kafa, kol, bacak uçar hala olay devam eder ya” dedim. “Süper eğlenceli.”

O an bir sessizlik oldu. Kaç kişi bu sessizliğe katıldı bilmiyorum. Tüm mekan mı? O an tüm gözler ‘iğrenti’ ifadesi ile bana baktı.

İğrenti ifadesi nasıl mı olur? Çene gerilir, onunla birlikte tüm yüz, gözlerin çevresindeki deriler o gerginlikle botoksa kafa tutarken, pinpon topu gibi ortaya çıkan gözler görme sinirlerinin yardımıyla gerginlikten nasibini alır ve geriye çekilir. Eminim ki bir yerlerde görmüş yada yaşamışsınızdır. İşte hepsi aynı anda bana böyle baktı.

Altında kalır mıyım, ‘hele Japon gore, fevkaladenin de fevkinde’ diye ekledim. Ah kimleri hatırladım şimdi. Bir de elinde testereyle.

“E, o zaman yaz” dediler. Ben tam geyiğin ortasındayım. “Etmeyin, eylemeyin gençler ‘gore’ bu, “Sezercik” filmlerine benzemez emin misiniz?” dediysem de, nasılsa iki güne unutulur diye üstelemedim. “Unutulmuş mu” şu an belli olmuştur sanırım.

Velhasıl kelam ilk elin günahı olmaz deyip –bu sefere mahsus- nitelikli filmler seçtim. Hadi bakalım bunlara da kulp bulun. Bakın aklın yolu birmiş, bir olmasa bu adamlar böyle filmler çekmezdi değil mi? Başta söylemem lazım yazı ağır spoiler içerir.

Dead Alive – Braindead (Yaşayan Ölü) Peter Jackson

Ha, ha! Şimdi bu ismi okuyunca şaşırdınız değil mi? Tabi alışmışsınız Peter, “Yüzüklerin Efendisi” yapsın, “King Kong” yapsın, “Cennetimden Bakarken” yapsın. Peter oğlum yap güzel bir film haydi izleyelim… Ama işin aslı o değil. Peter, Peter olmadan önce bu türe başını koymuş. Hatta filmde uzuvları kopanlardan birinin o olma ihtimali yüksek. Ne büyük özgürlüktür bu, parçaları dünyaya nam salmış. E tabi zamanla bakmış bu işte pek para yok nereden yürürüm deyip şimdiki abuk sabuk filmleri çekmeye başlamış. Bu filmi de öyle es geçmeyin hat’rı sayılır puanlar toplamıştır çevresine.

Tüm olay bizim Kafatası Adasında da sonradan ortaya çıkan Sumatra Sıçan Maymununun başının altından çıkıyor. Şu köşede meymenetsiz suratını görebilirsiniz. Rivayet odur ki bu tür, hastalıklı bir sıçanın, maymuna tecavüzü sonrası dünyaya gelmiştir. Oldukça zehirli bir hayvandır. Zehrinin bir kez tadına bakan ise, suya atılmış bir sosis gibi şişen zombiye dönüşür.
Şimdi her işin başını tanıdıysak hikayenin kalanına geçebiliriz. Zaten bu meymenetsizin kafasını kıymetli eli öpülesi bir annemiz eziyor. Allah razı olsun kendisinden.

Yorum Bırak

Abone ol