Zaman sürekli bir şeyler alıyor benden. Her ne kadar ben bir sonrakini kutlamaya çalışsam da, tarifsiz bir lanetin içindeyim. Tekerlemeye soyunan şarkılar gibi. Biz onlar…
Yorum BırakAy: Aralık 2021
Evet yine yılın son yazısı ile birlikteyiz. Sanki son “yılın son yazısı”nın üzerinden on iki ay geçmemiş gibi. Ben sürekli kendimi yılın son yazısını yazıyormuş…
Yorum Bırakİstenmeyen tüyler son zamanların baş belalarından biri. İnsanlar bunlar için kadar çok para harcıyor ki anlatamam. Tabii nedense bunun bir de takıntı olma durumu var. Bende de var bu takıntı, yok desem yalan olur. Yolu yarılamışız ama diğer yarısı için aklımdan bazı şeyler geçmiyor değil. Maazallah bu yolda kendimi feda edecekmişim gibi gözüküyor. Aklımdaki sorulardan biri de bu tüyler ne zamandan beri “istenmeyen” tüy oldu. Yani biz bu tüylere neden ve nasıl savaş açtık. Beynimize “bu tüyler kötüdür, onlardan kurtulmamız lazım” algısını sokan ne? Kim? Nasıl? Ve bir sürü soru işaretli cümleler. Bu konuda birçok araştırma yaptım, aradım, taradım, okudum, izledim ve sonunda işin aslını öğrendim. Bunun sebebi sonra olayın aslında nasıl başladığını nasıl çıktığını buldum. Yvonne Wayne adındaki bir sıcak bal mumu zombisiymiş. Bu zombi diyar diyar gezip bize meğer bu tüysüzlüğü aşılıyormuş. O zaman biraz daha detaya girelim.

Hot Wax Zombies on Wheels
Kaliforniya’nın küçük sahil kasabasında her şey o kadar sıradandır ki halk artık sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmıştır. Gençler bu durağanlıktan bıkıp kasabayı terk etmeye başlamıştır. İş yok, aş yok, en önemlisi aksiyon yok. Ah, ah, memleketim canlandı gözümde! Yani bu kasaba da o bildiğimiz kasabalardan biri. İnsanlar sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış, belediye meclisi bile heyecan olsun diye koca dondurucularda toplantılarını yapıyor. Yani biz “sakin şehir” diyoruz ya burası sakinliği dibine vurmuş.
Tam hikayeye dahil olmadan filmin başında olan sahneden bahsetmek istiyorum. Gecenin bir yarısı abinin biri endişeli bir şekilde ortalıkta dolanmaktadır. Ama o kadar endişelidir ki endişesi izleyiciyi de endişelendirmektedir. Heyecan dorukta, soluklar tutulmuş, kalbimiz güm güm bu abiye ne olacağını merak ediyoruz. Bu abi de artık hep aynı yere mi kaçıyor, hep aynı arabanın etrafında bilemem ama dönüp duruyor aynı yerde. Sonra bir köşeye siniyor. Derken akasından bir el onu göğüs kafesinden kavramaya başlıyor ve içeriye doğru çekiyor. Bir ses, bir gürültü, bir çığlık, merakla etrafa dağılacak vücut parçaları beklerken kıyafetler uçuşmaya başlıyor. Arada gördüklerimiz de bana kalsın. “Ne oluyoruz lan” bile diyemeden hop bu kasabadayız. Hala soru işaretleri var kafamda. Çözdüm mü acaba? Çözmüşümdür ya…
Yine bir meclis toplantısı sırasında eski bir evin satın alındığını duyuyoruz. Öyle ki bu ev atıl, yıllardır boş kalmış, çocuklar tarafından hayaletli olduğuna inanılan bir evdir. Daha da önemlisi burada bir güzellik salonu yok öyle demeyeyim de ağda salonu açılacaktır. Kasabanın tek berberi buna pek sıcak bakmamaktadır ama onun aklı başka yerdedir. Neyse o başka bir konu.

Çılgınlar gibi eğleniyoruz aga 
Yine sıradan bir belediye meclisi toplantısı 
Ve Yvonne kasabaya girer 
Elleri öpülesi yaşlı bilgeler 
En iyi usul eski usul
Sharon, meclis üyesi ve iç çamaşırı mağazası sahibidir. Sven’le yakın arkadaştırlar ve çılgınlık yaparak sahil boyunca motosikletle gezmektedirler. Öyle bir aksiyon öyle bir mutluluk ki bu anlatamam. İbrahim Tatlıses filminde sahilde çiftlerin koştuğunu düşünün. Hah o, ama bu onun motosikletli hali. Ama bu ikili sevgili değil yakın arkadaştır. Sonrası Allah kerim, anladınız siz onu. Bunlar böyle gezip tozup sonra berbere geliyorlar. Berber de Sven’in yakın arkadaşı ve Sharon’un sevgilisidir. Sevgili demeyeyim de sevgiliymiş gibi… Onun bir tabiri vardı ama şimdi hatırlayamadım ben.
Yorum BırakElde avuçta ne varsa özelleştiriyoruz. Tekel, Telekom, kâğıt fabrikaları, o, şu, bu derken iş devletin öz kurumlarına kadar geliyor. Paralel evren mi desem, yakın gelecek mi desem bilmiyorum ama bu mevzu Japonya’da gerçekleşmiş bile. Ben onların yalancısıyım.
Ah Tokyo ah! Havasında bir bulanıklık, sokaklar çıkmazlarda, yağmuru kan kırmızı. Koyunları bile bir farklı bakıyor…
Devam etmeden önce yazı ve görseller için hassas içerik uyarısı yapmam lazım. Bol kan, havalarda uçan kafa, kol, bacak hassasiyetiniz var ise bu yazıya devam etmeyin. Anlatacaklarım gore’un zirvesi olup hassas bünyeler için biraz fazla gelebilir. -Allah’ım bu cümleleri yazacak mıydım?- Gerçi, gerçeklerini daha şiddetli yaşadığımız bir dünyada bunlara hassasiyet göstermek, ne bileyim biraz garip geliyor bana.

Tokyo Zankoku Keisatsu
Hikâyenin anlatıcısı Yoshihiro Nishimura. Nishimura bu anlatımla bir efsane yaratmış demek yerinde olur. O Japon animelerinin akıl almaz şiddeti, kan banyosu ve vücut değişimleri bu filme başarılı bir şekilde yansıtılmış. Şimdi kan banyosu deyince Blade geldi aklıma. İlk filmde vampirlerin olduğu bir diskoda “kan banyosu” yapılıyordu. Köpük niyetine. Güzel sahneydi vesselam. Çoğunluk da keyifle izler, severdi sahneyi. Eh şimdi ne değişti bu ne iki yüzlülük?
Daha hikayeye girmeden başladım filmi savunmaya. Bana ne kardeşim? Bana ne yani. Bu ne agresiflik? Neyse!
Hikayemiz “mühendis” uzmanı Ruka’nın başından geçenleri anlatıyor. Öyle mühendis uzmanı deyince aklınızda bir şey canlanmadı değil mi? Uzman mühendis mi acaba burada bir yazım hatası mı yapıldı diye düşünebilirsiniz. Yok, bu abla gerçekten mühendis uzmanı. O zaman mühendis ne size onu açıklayayım.
Devran değişmiş, hastalıklar, pandemiler falan gelince insanlar evden okumaya başlamışlar. Çıkan hiçbir doktor, doktor hiçbir mühendis mühendis olmamış sonra. Bunlara mühendiscik, küçük mühendis adını vermişler. Gerçek mühendisler ise vücutlarında bir anahtar taşıyan ve kopan uzuvlarının yerine silah gelen kişiler olmuşlar. Yukarıdaki ilk dört cümleyi kaldırıp işi özetlersek bu onu da son cümle bize yardımcı olacaktır. Mmm. Bilmece gibi oldu değil mi?
Yorum Bırak