Uzun başlığı attıktan sonra tüm meramı anlatmışım gibi bir boşluğa düştüm aslında. Ne yazardım ki? Ucunu o kadar açık bırakmıştım ki yazının, olayın, hikayenin nereye…
Yorum BırakAy: Mart 2022
Evet, aslında bunları daha önce okumuş ve Instagram’da paylaşmıştım. (Bu Instagram da çok oldu ama) Sorma dedim ki burada da olsun. Hem neden olmasın ki?…
Yorum BırakBlog iyice film bloguna döndü. Zaten istatistiklere baktığımda da genelde filmler ön planda. Yıllardır bir şeyi yanlış yaptığım kesin ama hala ne olduğu konusunda emin değilim. Emin gibiyim ama bunu ispat edemem. Yanı söyle söyleştiğimi, video yapan insanlar o kadar iş tutturuyor ki on beş senelik blogda ben bunu beceremedim. Bunun sebebi memleketimdeki insanların okumaması mı yoksa benim bunları üne kavuşturacak kadar ünlü olmamam mı?
Neyse bir ses efektiyle geçiyoruz. Eh video çekmiyorum diye böyle fışşşııt bam diye efekt sesi yapmayacak değilim. Bu arada bam diye bu sitemkar adamın gidip ceketli papyonlu memleketimin tv stüdyolarında pardon evinin bir köşesinde yorum yapan bir adamı düşünün. Heh işte o.
Şimdi aslında ben bunları Instagram’da yazmıştım. (Son dönem bunu çok yapıyorum değil mi? Ama ne yapayım, her şey orada dönüyor. Gerçi burası için de bazı kaygılarım var. Neyse papyonlu halime dönüyorum.) Ona şuradan ulaşabilirsiniz Mesela beğenip, takip de edebilirsiniz. (Tam youtuber gibi oldum değil mi? Yapacağım bu işi.) Blog’da olsun diye buraya da ekleyeyim dedim ve belki de bazı eklemeler yaparım diye düşündüm. (İçimden bir ses sürekli gevezeliğe devam et diyor. Yazmıyorum yazmıyorum, sonra da durduramıyorum kendimi. Neden bu işkencem?)
En iyi film ve en iyi animasyon olarak iki bölüme ayırdım. Ve benim seçimlerim en sonda yer alacak. O zaman başlayalım.
En İyi Film
Yorum BırakGündem o kadar yoğun ki ben bu gündem yapıcıların konu bulmaktaki ustalıklarını hayranlıkla izliyorum. Aslında bu konuda bir atölye açsalar da biz de katılıp onların engin bilgilerinden faydalanarak ufkumuzu genişletsek. Oysa, kendimi evime kilitleyip dışarıda olan bitenle ilgilenmediğim zamanlarda hayatımdaki tek aksiyon tuvalete gidiş, pardon evin odaları içerisinde gezinişlerim. Hangi odada ne şekil yatsam düşünceleri haricinde aklıma gelen ekstra bir şey yok maalesef. Düşüncelerim bembeyaz bir sayfa resmen. Tabii bu kadar boş kafayla insanın en iyi yaptığı şey, uyumak, uyumak ve yine uyumak. Eh benim de yaptığım farklı değil haliyle. Sona ebleh ebleh ortalıkta dolaşıyorum.
Baktım günler, haftalar ve hatta aylar bu miskinlikle geçiyor, “olmaz böyle” dedim ve kendime bir dert edinme çabasına giriştim. Bir şeyler bulmalıydım ve onun üzerine kafa yormalıydım. Tabii bir de bu miskinliğin içinden sıyrılıp bir B Filmi yazısı da yetiştirmem gerekiyordu. Birçok düşünce ve yeni atılımlarım sonuçsuz kalırken, o zaman ben mi bir B hikaye yazsam diye düşünmeye başladım. Bir taşta iki kuş yani. Ama baktım o da olmadı, aslında sürekli saçmalarken orada nasıl saçmalayacağımı bilmedim ve aklıma zaten kitabımda da olan bir film geldi. Bu filmin etkisinden çıkmam zaman alır, her ne kadar uykusuz gecelerime sebep olacaksa da bir nebze olsun miskinliğimi atıp düşünmeme belki de gündemimi maniple edecek kadar bir şeyler üretebilmeme sebep olabilirdi. Tabii bu yükü tek başıma taşıyamam. Affınıza sığınarak sizi de ortak etmeliyim.
O zaman başlayalım.
Üç Süpermen Olimpiyatlarda

Filmle tanışmam aslında 2000’li yılların ortasına dayanıyor. O zamandan bu zamana kadar da bir daha izlememiştim. Merak ediyorum televizyon kanalları bu filmi hiç yayınladı mı? Tabii bizim dönemlerde internetten film izlemek gibi bir şey yok. Sayfa kendini zor yüklüyor zaten bir de video mu yüklenecek. İki fotoğrafa bakacağız diye saatlerce bekliyoruz. Daha sonra bu televizyon kanallarının sayısı arttı ama onlar da ne verirse kabulümüzdü artık. Bir dönem televizyonlarda özgünlük vardı en azından ama ne demişler “bir’den çıkan bir’e döner.” Bütün kanallar da aynı şeye döndü sonunda. Yahu çok içe yolculuk, maneviyat yüklü bir cümle serisi olmadı mı bu? Bakın, dedim ben size bu film nelere kadir.
Şimdi dakika bir gol bir. Film jeneriği akarken bir yandan da İstanbul semalarında dolanan bir Süpermen görüyoruz. Yere o kadar yakın geçiyor ki suya düşmemesi, tekneye vurmaması, bir dama çarpmaması mucize. Derken birden bunlar üç oluyor ve yetmiyor üstüne birden bir kendimizi hipodromda buluyoruz. Herkes şokta. Sonra, bir oluyor, iki oluyor, üç oluyor derken bir yandan benim beynim çalışmaya başlıyor. Hoba… Daha film başlayalı bir dakika olmuş ve ben sorgulamaya başlıyorum. “Olimpiyatlarda at yarışı var mı?” Binicilik var sanki ama böyle hipodromda koşan atları hatırlamıyorum. Küçük bir araştırma yapmam lazım derken, bildik atletizm görüntüleri ile karşılaşıyorum ve “tamam” diyorum “olay bağlandı.” Seyirci bulamamışlar zağar bu görüntüleri koymuşlar. Keşke futbol maçı seçselermiş. Beynim böyle mantıklı bir açıklamanın sonucunda gevşiyor ve kendine geliyor.
Derken (sanırım bu “derken”leri çok kullanacağım) karede bir amca beliriyor. Çinli tipinde ama Çinli desem de Çinli değil. Kıyafetler öyle, sakalları da. Yanında da iki abla, bu amca başlıyor nutka. Önündeki mikrofon eşliğinde bize kötünün tanımını yaptıktan sonra daima iyilerin kazacağını anlatıyor… Durun bir dakika. Burada bir alt metin okumasına girip Freudyen bakışla olayı ele alırsak… Aaah ne oluyoruz? Bu durum uzun sürmüyor. Sonra birden ekrana 15 kanal ses mikseri giriyor. Çinli olarak düşündüğüm adamın parmakları 15. kanalı ileri ittiriyor ve biz İstanbul semalarında uçan sarışın Süpermen’e bağlanıyoruz. Süpermen “seni dinliyorum profesör” diyor. Hım demek bu Çinli profesörmüş. Bakın nasıl konuşuyorlar diye hiç sorgulamıyorum bile. Hikmetinden sual olunmaz. Öyle çok fazla şey etmeyeceksin. Bulut mulut bunlar. Sonrasında da filmin asıl açıklayıcı kısmı geliyor. Demek sabır en büyük erdemmiş.
Yorum Bırak