Evet yine yılın son yazısı ile birlikteyiz. Sanki son “yılın son yazısı”nın üzerinden on iki ay geçmemiş gibi. Ben sürekli kendimi yılın son yazısını yazıyormuş…
Yorum BırakResül Efe Yazılar
İstenmeyen tüyler son zamanların baş belalarından biri. İnsanlar bunlar için kadar çok para harcıyor ki anlatamam. Tabii nedense bunun bir de takıntı olma durumu var. Bende de var bu takıntı, yok desem yalan olur. Yolu yarılamışız ama diğer yarısı için aklımdan bazı şeyler geçmiyor değil. Maazallah bu yolda kendimi feda edecekmişim gibi gözüküyor. Aklımdaki sorulardan biri de bu tüyler ne zamandan beri “istenmeyen” tüy oldu. Yani biz bu tüylere neden ve nasıl savaş açtık. Beynimize “bu tüyler kötüdür, onlardan kurtulmamız lazım” algısını sokan ne? Kim? Nasıl? Ve bir sürü soru işaretli cümleler. Bu konuda birçok araştırma yaptım, aradım, taradım, okudum, izledim ve sonunda işin aslını öğrendim. Bunun sebebi sonra olayın aslında nasıl başladığını nasıl çıktığını buldum. Yvonne Wayne adındaki bir sıcak bal mumu zombisiymiş. Bu zombi diyar diyar gezip bize meğer bu tüysüzlüğü aşılıyormuş. O zaman biraz daha detaya girelim.

Hot Wax Zombies on Wheels
Kaliforniya’nın küçük sahil kasabasında her şey o kadar sıradandır ki halk artık sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmıştır. Gençler bu durağanlıktan bıkıp kasabayı terk etmeye başlamıştır. İş yok, aş yok, en önemlisi aksiyon yok. Ah, ah, memleketim canlandı gözümde! Yani bu kasaba da o bildiğimiz kasabalardan biri. İnsanlar sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış, belediye meclisi bile heyecan olsun diye koca dondurucularda toplantılarını yapıyor. Yani biz “sakin şehir” diyoruz ya burası sakinliği dibine vurmuş.
Tam hikayeye dahil olmadan filmin başında olan sahneden bahsetmek istiyorum. Gecenin bir yarısı abinin biri endişeli bir şekilde ortalıkta dolanmaktadır. Ama o kadar endişelidir ki endişesi izleyiciyi de endişelendirmektedir. Heyecan dorukta, soluklar tutulmuş, kalbimiz güm güm bu abiye ne olacağını merak ediyoruz. Bu abi de artık hep aynı yere mi kaçıyor, hep aynı arabanın etrafında bilemem ama dönüp duruyor aynı yerde. Sonra bir köşeye siniyor. Derken akasından bir el onu göğüs kafesinden kavramaya başlıyor ve içeriye doğru çekiyor. Bir ses, bir gürültü, bir çığlık, merakla etrafa dağılacak vücut parçaları beklerken kıyafetler uçuşmaya başlıyor. Arada gördüklerimiz de bana kalsın. “Ne oluyoruz lan” bile diyemeden hop bu kasabadayız. Hala soru işaretleri var kafamda. Çözdüm mü acaba? Çözmüşümdür ya…
Yine bir meclis toplantısı sırasında eski bir evin satın alındığını duyuyoruz. Öyle ki bu ev atıl, yıllardır boş kalmış, çocuklar tarafından hayaletli olduğuna inanılan bir evdir. Daha da önemlisi burada bir güzellik salonu yok öyle demeyeyim de ağda salonu açılacaktır. Kasabanın tek berberi buna pek sıcak bakmamaktadır ama onun aklı başka yerdedir. Neyse o başka bir konu.

Çılgınlar gibi eğleniyoruz aga 
Yine sıradan bir belediye meclisi toplantısı 
Ve Yvonne kasabaya girer 
Elleri öpülesi yaşlı bilgeler 
En iyi usul eski usul
Sharon, meclis üyesi ve iç çamaşırı mağazası sahibidir. Sven’le yakın arkadaştırlar ve çılgınlık yaparak sahil boyunca motosikletle gezmektedirler. Öyle bir aksiyon öyle bir mutluluk ki bu anlatamam. İbrahim Tatlıses filminde sahilde çiftlerin koştuğunu düşünün. Hah o, ama bu onun motosikletli hali. Ama bu ikili sevgili değil yakın arkadaştır. Sonrası Allah kerim, anladınız siz onu. Bunlar böyle gezip tozup sonra berbere geliyorlar. Berber de Sven’in yakın arkadaşı ve Sharon’un sevgilisidir. Sevgili demeyeyim de sevgiliymiş gibi… Onun bir tabiri vardı ama şimdi hatırlayamadım ben.
Yorum BırakElde avuçta ne varsa özelleştiriyoruz. Tekel, Telekom, kâğıt fabrikaları, o, şu, bu derken iş devletin öz kurumlarına kadar geliyor. Paralel evren mi desem, yakın gelecek mi desem bilmiyorum ama bu mevzu Japonya’da gerçekleşmiş bile. Ben onların yalancısıyım.
Ah Tokyo ah! Havasında bir bulanıklık, sokaklar çıkmazlarda, yağmuru kan kırmızı. Koyunları bile bir farklı bakıyor…
Devam etmeden önce yazı ve görseller için hassas içerik uyarısı yapmam lazım. Bol kan, havalarda uçan kafa, kol, bacak hassasiyetiniz var ise bu yazıya devam etmeyin. Anlatacaklarım gore’un zirvesi olup hassas bünyeler için biraz fazla gelebilir. -Allah’ım bu cümleleri yazacak mıydım?- Gerçi, gerçeklerini daha şiddetli yaşadığımız bir dünyada bunlara hassasiyet göstermek, ne bileyim biraz garip geliyor bana.

Tokyo Zankoku Keisatsu
Hikâyenin anlatıcısı Yoshihiro Nishimura. Nishimura bu anlatımla bir efsane yaratmış demek yerinde olur. O Japon animelerinin akıl almaz şiddeti, kan banyosu ve vücut değişimleri bu filme başarılı bir şekilde yansıtılmış. Şimdi kan banyosu deyince Blade geldi aklıma. İlk filmde vampirlerin olduğu bir diskoda “kan banyosu” yapılıyordu. Köpük niyetine. Güzel sahneydi vesselam. Çoğunluk da keyifle izler, severdi sahneyi. Eh şimdi ne değişti bu ne iki yüzlülük?
Daha hikayeye girmeden başladım filmi savunmaya. Bana ne kardeşim? Bana ne yani. Bu ne agresiflik? Neyse!
Hikayemiz “mühendis” uzmanı Ruka’nın başından geçenleri anlatıyor. Öyle mühendis uzmanı deyince aklınızda bir şey canlanmadı değil mi? Uzman mühendis mi acaba burada bir yazım hatası mı yapıldı diye düşünebilirsiniz. Yok, bu abla gerçekten mühendis uzmanı. O zaman mühendis ne size onu açıklayayım.
Devran değişmiş, hastalıklar, pandemiler falan gelince insanlar evden okumaya başlamışlar. Çıkan hiçbir doktor, doktor hiçbir mühendis mühendis olmamış sonra. Bunlara mühendiscik, küçük mühendis adını vermişler. Gerçek mühendisler ise vücutlarında bir anahtar taşıyan ve kopan uzuvlarının yerine silah gelen kişiler olmuşlar. Yukarıdaki ilk dört cümleyi kaldırıp işi özetlersek bu onu da son cümle bize yardımcı olacaktır. Mmm. Bilmece gibi oldu değil mi?
Yorum BırakInstagram’da yazacağım demiştim aslında sıcağı sıcağına da yazmıştım ama buraya eklemek uzun sürdü nedense. Bu arada eskimiş oldu dizi. Keşke diğer parçasını bekleseydim. Gerçi o…
Yorum BırakKitap kokusu kadar güzel bir şey yok. Yenisinin ayrı, eskisinin ayrı bir kokusu var. Her ne kadar son zamanlarda ortaya çıkan e-kitap zımbırtıları alanı kaplamış olsa da dokunup koklayabildiğin – içimden yiyebildiğin demek de geçti nedense – kitapların olması ne güzel. Gerçi bu e-kitap bizim memlekette pek tutmadı, sanıyorum kaderi matbaa gibi olacak. Yıllar sonra tarihçiler ülkeye e-kitap neden gelmedi diye araştırmalara koyulup bazı varsayımlarda bulunacaklar. Onlara kolaylık yapayım. Arkadaşlar biz kağıt olanı da okumuyoruz ki?
Tabii e-kitaplara bu kadar salladıktan sonra bu yazıyı e-dergi için yazıyor olmam tam bir ironi. Durun ya başa sarıyorum söylediklerimi unutun. E-kitap candır gerisi… Acaba onların da bir kütüphanecisi var mıdır? Baytlar arasında dolanan bir tip? Tron geldi aklıma şimdi ne alakaysa…
İşin dijital tarafında bir kütüphaneci var mıdır, bilmem ama sizi temiz, nezih cefakar kütüphanecimiz Sally Diamon ile tanıştırmak istiyorum. Gündüz kütüphaneci, gece motorlu testere uzmanı. Hepsi küçük kardeşi Ruby’nin sıhhati için.
Chainsaw Sally

Sally daha on yaşındayken evlerine giren bir sapık ailesini testereyle doğrar. Bu dakikadan sonra psikolojisi bozulan Sally, küçük kardeşinin de sorumluluğunu yüklenerek kendini ve onu başarılı bir şekilde büyütür. Tüm olumsuzluklara rağmen vatana millete hayırlı bir evlat olma amacındaki Sally, ilk, orta, lise, fakülte derken kütüphaneci olur. Kütüphaneci olur olmasına ama üzerindeki o tutukluğu, o ezikliği bir türlü atamaz. O da aynı şekilde büyüyen tüm ergenler gibi gotik bir hatun olur.
Sally’nin yürek eriten bu şeker gibi görüşünün arkasında ise bir canavar yatmaktadır. Hemen aklınızda öyle kaba saba bir canavar canlanmasın. Canavar kimliği ailesine gelebilecek tehlikeler ve kendisine yapılan saygısızlıklar karşısında ortaya çıkarır sadece. Hangimizin çıkmıyoruz ki sorarım size? İşte bu kişilik, camianın dikkatini çekmiş olsa gerek Sally’nin hikayesini filme almaya karar vermişler. Jimmyo Burril, bunun için Sally’e gitmiş ve saygı çerçevesinde durumu izah etmiş. Tabii karşısında böyle akıllı bir adam gören Sally hayat hikayesini anlatmaya başlamış. Hikaye yazılıp çekimlere başlanacağı sırada ortalıkta “iş yok mu abi” diye dolanan Mike Flanagan’a “Gel oğlum bu filmin görüntü yönetmeni sen ol” demiş Jimmyo. Filmin çekim hikayesi böyle biz dönelim Sally’e.

Sally’nin kütüphaneden sonraki ikici durağı: Temiz Hırdavat
İnsanların saygısızlıklarına aldırmadan işinin başında olan Sally’nin bir günü ile başlıyor film. Kütüphanede “Sessiz Olun” tabelasının altında sürekli gürültü yapan bir adamı nazikçe uyarıyor. Aynı bizdeki “Sigara İçilmez” tabelasının altında sigara içenlerin yaptığı gibi bir durum bu. Tabii adam onu takmıyor. Bir, iki ve nihayetinde Allah’ın hakkı üç tür deyip sabırla adamı uyaran Sally beklemediği bir tepki ile karşılaşıyor. Kendini bilemez, hadsiz tarafından sözlü sataşmaya maruz kalıyor ve sigortaları atıyor. Tabii iradeli kız Sally, iş yerinde kedini hiç bozmuyor ama bakışlarıyla “çıkışta görüşürüz” tehdidini de savuruyor. Nitekim mesai bitiminde Sally bu hadsize dersini veriyor. Ama bu Sally için sadece küçük bir iştir.

Öncesi 
Sonrası
Ertesi gün işine hiçbir şey olmamış gibi dönen Sally nihayet huzurlu bir gün yaşar. Kitaplar içinde mutlu bir şekilde akşamı eder. Tam kütüphaneyi kapatacakken, sabahtan beri kafasını evraklarından kaldırmadan çalışan bir adam görür. Onu unutmuştur ve yanına gider. Etkileyici ses tonuyla “Kapatıyoruz!” der. Zamandan haberi olmayan adam bu etkileyici ses tonuna ve görünüme kayıtsız kalamaz. Toparlanırken Sally’e dondurma ısmarlamayı teklif eder. Tabii Sally bu kibar adamın teklini geri çevirmez ve çıkışta dondurma yemeye giderler. Ama o dondurma dükkanında çalışan kızların gözleri fer fecir okumaktadır. Hele biri var ki düşmanımın başına… Bu arada bir dedikodu vereyim bu kızlardan öğrendim. Meğer bu abi çok zengin, evleri, arsaları olan biriymiş, toprak ağasıymış yani. Hem şimdi ağa, aşiret neyse ona bağladık demeyin yok öyle bir şey. Sally’nin olduğu yerde öyle bir şey olmaz, olamaz. Sally’i tanımayan bu kızlar – hele biri var ki – onun hakkında bir konuşur bir konuşur, Sally’nin hedefine girmeden durmaz. Tam kaşındı vallahi ben olsam ben de hedefe alırdım. Sally yine iyi davrandı ona bence.

Mutlu bir aile fotoğrafı 
Haberim yokmuş gibi çek pampa
Siz şimdi benim bu anlattıklarımdan sonra “Sally oraya gidiyor adam öldürüyor, bardan, pavyondan kız çıkarıyor onu öldürüyor, arabada adam öldürüyor, nerede bunun iyiliği?” diye soracaksınız ama işin aslı öyle değil. Şimdi biraz da olayın o kısmını, aslında neden bir halk kahramanı olduğunu anlatacağım.
Arkadaş nedir bu insanların belediye başkanlarından çektikleri, tutturmuşlar bir kentsel dönüşüm. O sıcak mahalle ortamından insanları dışlamak istiyorlar. İşte Sally’nin kasabası da böyle bir yer. Şirketin biri projesini yapmak için bütün halkı kandırmış topraklarına el koymuştur. Tanıdık hikaye değil mi? Hatta bizim Sally’nin dondurmayı beraber yaladığı adam da bu işin içindedir. Sally’nin haberi bile olmadan iki arada bir derede miras anlaşmazlığını kullanarak onun doğup büyüdüğü ve maalesef ailesinin katledildiği eski evi de satın almıştır. Ah ah bu adam da az çakal değil. Tabii satılacak yerler arasında bu ev de vardır.

Sally bu durumu öğrenince müteahhidi ve onun sürtük asistanını eski evlerine çağırır. Aman Allah’ım bu kadın nasıl gıcık bir tip. Sen misin mazlumun ahını alan, Sally’nin geçmişine dokunan… Sally bunun altında kalır mı? Tabii ki kalmaz. Kardeşi ile birlikte bunlara haddini bildirir. O esnada bu ev pazarlığını duyan Sally’nin tek dondurmalık sevgilisi binaya gelir ve Sally aşkını kalbine gömerek bu pis fırsatçılardan kasabalarını kurtarır. Ve ortaya yeni, ünlü vazgeçilmez eğlenceli Sally çıkar… Sonra gelsin televizyon şovları, filmler…
Kitap bahane sohbet şahane diye muhabbete girmeyi düşünüyordum aslında. Ancak kitap muhabbet için bir “bahane” değil olsa olsa “vesile” olur. İşte bu motto ile yola…
Yorum BırakBir süredir böyle güncel film yazmadığımı fark ettim. Hatta okuduğum kitapları da yazmıyorum. Ancak instagram’da ufak paylaşımlarım var. Dedim ki onları da buraya ekleyeyim ne…
Yorum BırakÜstKültür Yazısı

Son günlerde yerli astronota ne desek diye düşünürken bir yandan ben de, hazır uzaya gitmişken “bize oradan bir süper kahraman düşer mi?” diye düşünmeden edemedim. Artık astronotumuz olduğuna göre uzaydan gelen bir süper kahramanımız neden olmasın? Bence ona da şimdiden isim düşünmek lazım. Sonra araya sıkıştırıp özensiz isimler çıkmasın ortaya.
Tabii bu kahramanın “yerili ve milli” olması şart. Şöyle bir geçmişe baktığımda bizim süper kahramanlarımızın çoğu devşirme. Osmanlı’dan gelen geleneği bu alanda başarıyla yürüttüğümüz aşikar. Ama durun. Son dönem “yerli ve milli” olan “Akıncı”mız vardı değil mi? Ya, nasıl da unuttum. O da biraz Batman devşirmesi olsa da sonuçta “Batman” bizim ilimiz hakkı bize düşer. Telif hakkını bile isteriz yahu! (İstemiştik değil mi? Yani istemediysek…) Lakin Akıncı’nın balık gözüne benzeyen asimetrik maskesi geçtiğimiz günlerde bana bir başka süper kahramanı hatırlattı. The Toxic Avenger.
Aslında tam bizden bizim içimizden bir kahraman The Toxic Avenger. Nükleer işine girmiş, kimyasal atıklarla boğuşurken bunlara eklenen çevre kirliliği, mevsimler faktörler, ağaçların yerine bina dikilmesi, uzaya çıkmadan önce böyle bir kahramanla karşılaşabileceğimiz hissiyatını yarattı bende. Şimdi elimizde bir referans varken The Toxic Avenger’ın özelliklerine bir bakalım.

Şimdi süper kahraman diye kıyak yapmıyorum ama sanki sağ tarafta sanki daha karizmatik.
ÜstKültür Yazısı
Evet, artık yavaş yavaş yaptığımız ısınma hareketlerinden sonra biraz dozu artıralım diyorum. Tabii sürekli evlerdeyiz hareket alanımız kısıtlı hal böyle olunca da ister istemez vücudumuz genişliyor salınıyor. Bakınız şişmanlıyoruz demiyorum. Şişmanlamak bizim kelime dağarcığımızda arka taraflara attığımız, retromuzdan uzak tuttuğumuz bir kelime. Yalnız şu da bir gerçek ki, biz ne kadar uzak tutarsak tutalım bu kelime bir kalıba girmiş, deriye, ete bürünmüş şeklen yakamızı bırakmıyor. Kedimden biliyorum ya hu! Geçen sene bu zamanlar neydim, şimdi neyim?
Tabii yavaş yavaş yaza adım attığımız şu dönemlerde azimle rejime başlarsak güneş tepeye tam demir attığı dönemlerde ne kadar fit bir vücuda sahip olacağımızı siz düşünün. Gerçi fit mi zayıf mı onu bilemedim. Fit için sanıyorum spor da yapmak gerekiyor. Sporu sadece izleyebilen ben yapmak konusundan ne kadar uzağım. Evet siz de benim gibi spor yapmaktan acizseniz ve “aman kendimi ne yoracağım” kafasındaysanız, kilo verdikten sonra sarkan derileriniz için size mükemmel aile müessesi önereceğim. Crawldaddy Ve Çocukları Deri İmalat Ticaret Kozmetik Turizm Sanayii Ltd. Şti. Bu mutaassıp aile işinin mütehassısı ve ekabiridir.
Eh öyleyse ben de onların küçük tanıtım filmini tanıtmaya başlayayım.
Skinned Alive

Malum filmin başında yönetmenliğini ve senaristliğini yapan Jon Killough var. Kendisi de filmde küçük bir rol almış. İyi de olmuş. Sanıyorum adam eksikti o sebepten kadroya dahil oldu ama bunlar böyle Ohio’lu bir arkadaş gurubu kendi aralarında böyle filmler çekiyorlar. Filmi izlerken şok üzerine şok yaşadım. O kadar b-movie izledim bunun gibisini görmedim. Bu film b-movie’nin karesi, yok olmadı, kare kökü adeta. Çok acayip bir şekilde film beni ters köşeye yatırdı. İzlerken surat ifadelerimi bir film yapsam inanamazsınız.
Şimdi ufak bir stüdyo tanıtımından sonra film açılıyor. Kuş sesleri, yeşillikler, ağaçlar diyorsunuz ki herhalde meditasyon videosu açtım ben yanlışlıkla ama durun öyle değil. Sonra bekliyorsunuz, bekliyorsunuz görüntü birden göle geçiyor. Burada bir kere bekliyorsunuz. Bu “bekliyorsunuz”ları hecelerseniz yavaş yavaş anlatmak istediğimi hissetmenize yardımcı olacaktır.
Üst Kültür Yazısı
Yeni yıl beklediğimiz gibi gelmedi. Sadece olumsuzluklardan bahsetmiyorum. Ne kar ne yağmur ne çamur? Hiçbir şey yok. Vakti zamanında karı keyif için beklerken şimdi suyumuz az kaldığı için zorunluluktan istiyoruz. Vay be nereden nereye? Bu arada suyu sev ayıyı öp.
Çok taze bir haberde Türkiye’deki tek ayı barınağındaki ayıların kış uykusuna yatmadığını okudum. Günde 400 kilograma yakın et tüketiyormuş hayvancıklar. E onlara harcanan su? Neyse ki sanırım ben bu durumu telafi ediyorum. Üzerimdeki sürekli uyuşukluk ve uyku hali… Of…
Konu buraya nasıl geldi bilmiyorum ben tam yeni yıl yeni umutlar, pasta, kek, çörekten bahsedecekken içimdeki hangi dürtü bu konuya çekti beni anlamadım. Ama sosyal mesajımızı da vermiş olduk.
Eski zamanlarda -1800’leden bahsetmiyorum tabii- benim küçüklüğümde, yılbaşı dönemleri kar yağar her sabah o engin beyazlığa uyanmaktan keyif alırdım. Sonra kendimi o beyazlığın içine atar yuvarlanır eve döner bir de dayak yerdim. İlki hasta olacağım diye ikincisi ise atladığım yerde göremediğim çıkıntılar sebebi ile bir yerlerimi kanattığım daha çok kıyafetlere zarar verdiğim için. Sonuç kaçınılmaz tabii. Bu burumda ise yapılacak tek şey, evde oturup Noel filmleri izlemek.
Tabii bunların da türlü türlüsü var ama hepsinin içinde olan tek şey Zencefilli Kurabiye Adam. Kurabiyeyi adama benzetme fikri nerde ve ne zaman çıktı acaba? Benim asıl aklımdaki asıl soru ise, “biz yiyeceklerimizi neden hayvan şekline sokuyoruz”. Mesela jelibonlar? Niye ayıcıklı? Sübliminal olarak bilinç altımıza işliyor bu durum ileride ayı yemeye mi hazırlanıyoruz?
Hım, o zaman peki ya adam? O zaman aç kalırsak adam da yeriz. Şimdi bilinç altıma kodlamış oldum bunu. Ama durun bu duruma, bu gidişata dur diyecek biri var!
Ginderdead Man. Süper kahraman ismi gibi değil mi? Tüm hayvan şekilli yiyeceklerin koruyucusu, kurtarıcısı!
The Gingerdead Man

Tabii olay yukarıda bahsettiğim gibi bu kadar toz beyaz değil. Zencefilli kurabiyenin hamuru bile bu kadar beyaz değil. Burada toz pembe mi demeliydim? Zencefilli kurabiyenin hamuruna yakın olur muydu?
The Gingerdead Man ilk kez 2005 yılında karşımıza çıkıyor ki ben bu filmin üzerinde duracağım. Bir efsanenin doğuşu her zaman önemlidir. Akabinde Gingerdead Man 2: Passion of the Crust (2008) ve Gingerdead Man 3: Saturday Night Cleaver (2011) farklı yönetmeler tarafından çekilmiş. Anlaşılan bu efsanenin bitmesine kimsenin gönlü elvermemiş. Sonra ilk filmin yönetmeni Charles Band Gingerdead Man vs Evil Bong adlı bir film yapmış. Ah, Evil Bong’u tanımalısınız favkaladenin de fevkinde bir karakter.