İçeriğe geç

Kategori: İnceleme

2022 Oscar adayları ve benceler

Blog iyice film bloguna döndü. Zaten istatistiklere baktığımda da genelde filmler ön planda. Yıllardır bir şeyi yanlış yaptığım kesin ama hala ne olduğu konusunda emin değilim. Emin gibiyim ama bunu ispat edemem. Yanı söyle söyleştiğimi, video yapan insanlar o kadar iş tutturuyor ki on beş senelik blogda ben bunu beceremedim. Bunun sebebi memleketimdeki insanların okumaması mı yoksa benim bunları üne kavuşturacak kadar ünlü olmamam mı?

Neyse bir ses efektiyle geçiyoruz. Eh video çekmiyorum diye böyle fışşşııt bam diye efekt sesi yapmayacak değilim. Bu arada bam diye bu sitemkar adamın gidip ceketli papyonlu memleketimin tv stüdyolarında pardon evinin bir köşesinde yorum yapan bir adamı düşünün. Heh işte o.

Şimdi aslında ben bunları Instagram’da yazmıştım. (Son dönem bunu çok yapıyorum değil mi? Ama ne yapayım, her şey orada dönüyor. Gerçi burası için de bazı kaygılarım var. Neyse papyonlu halime dönüyorum.) Ona şuradan ulaşabilirsiniz Mesela beğenip, takip de edebilirsiniz. (Tam youtuber gibi oldum değil mi? Yapacağım bu işi.) Blog’da olsun diye buraya da ekleyeyim dedim ve belki de bazı eklemeler yaparım diye düşündüm. (İçimden bir ses sürekli gevezeliğe devam et diyor. Yazmıyorum yazmıyorum, sonra da durduramıyorum kendimi. Neden bu işkencem?)

En iyi film ve en iyi animasyon olarak iki bölüme ayırdım. Ve benim seçimlerim en sonda yer alacak. O zaman başlayalım.

En İyi Film

Yorum Bırak

B-Gore 10: Derdinize bin dert daha: Üç Süpermen Olimpiyatlarda


Gündem o kadar yoğun ki ben bu gündem yapıcıların konu bulmaktaki ustalıklarını hayranlıkla izliyorum. Aslında bu konuda bir atölye açsalar da biz de katılıp onların engin bilgilerinden faydalanarak ufkumuzu genişletsek. Oysa, kendimi evime kilitleyip dışarıda olan bitenle ilgilenmediğim zamanlarda hayatımdaki tek aksiyon tuvalete gidiş, pardon evin odaları içerisinde gezinişlerim. Hangi odada ne şekil yatsam düşünceleri haricinde aklıma gelen ekstra bir şey yok maalesef. Düşüncelerim bembeyaz bir sayfa resmen. Tabii bu kadar boş kafayla insanın en iyi yaptığı şey, uyumak, uyumak ve yine uyumak. Eh benim de yaptığım farklı değil haliyle. Sona ebleh ebleh ortalıkta dolaşıyorum.

Baktım günler, haftalar ve hatta aylar bu miskinlikle geçiyor, “olmaz böyle” dedim ve kendime bir dert edinme çabasına giriştim. Bir şeyler bulmalıydım ve onun üzerine kafa yormalıydım. Tabii bir de bu miskinliğin içinden sıyrılıp bir B Filmi yazısı da yetiştirmem gerekiyordu. Birçok düşünce ve yeni atılımlarım sonuçsuz kalırken, o zaman ben mi bir B hikaye yazsam diye düşünmeye başladım. Bir taşta iki kuş yani. Ama baktım o da olmadı, aslında sürekli saçmalarken orada nasıl saçmalayacağımı bilmedim ve aklıma zaten kitabımda da olan bir film geldi. Bu filmin etkisinden çıkmam zaman alır, her ne kadar uykusuz gecelerime sebep olacaksa da bir nebze olsun miskinliğimi atıp düşünmeme belki de gündemimi maniple edecek kadar bir şeyler üretebilmeme sebep olabilirdi. Tabii bu yükü tek başıma taşıyamam. Affınıza sığınarak sizi de ortak etmeliyim.

O zaman başlayalım.

Üç Süpermen Olimpiyatlarda

Filmle tanışmam aslında 2000’li yılların ortasına dayanıyor. O zamandan bu zamana kadar da bir daha izlememiştim. Merak ediyorum televizyon kanalları bu filmi hiç yayınladı mı? Tabii bizim dönemlerde internetten film izlemek gibi bir şey yok. Sayfa kendini zor yüklüyor zaten bir de video mu yüklenecek. İki fotoğrafa bakacağız diye saatlerce bekliyoruz. Daha sonra bu televizyon kanallarının sayısı arttı ama onlar da ne verirse kabulümüzdü artık. Bir dönem televizyonlarda özgünlük vardı en azından ama ne demişler “bir’den çıkan bir’e döner.” Bütün kanallar da aynı şeye döndü sonunda. Yahu çok içe yolculuk, maneviyat yüklü bir cümle serisi olmadı mı bu? Bakın, dedim ben size bu film nelere kadir.

Şimdi dakika bir gol bir. Film jeneriği akarken bir yandan da İstanbul semalarında dolanan bir Süpermen görüyoruz. Yere o kadar yakın geçiyor ki suya düşmemesi, tekneye vurmaması, bir dama çarpmaması mucize. Derken birden bunlar üç oluyor ve yetmiyor üstüne birden bir kendimizi hipodromda buluyoruz. Herkes şokta. Sonra, bir oluyor, iki oluyor, üç oluyor derken bir yandan benim beynim çalışmaya başlıyor. Hoba… Daha film başlayalı bir dakika olmuş ve ben sorgulamaya başlıyorum. “Olimpiyatlarda at yarışı var mı?” Binicilik var sanki ama böyle hipodromda koşan atları hatırlamıyorum. Küçük bir araştırma yapmam lazım derken, bildik atletizm görüntüleri ile karşılaşıyorum ve “tamam” diyorum “olay bağlandı.” Seyirci bulamamışlar zağar bu görüntüleri koymuşlar. Keşke futbol maçı seçselermiş. Beynim böyle mantıklı bir açıklamanın sonucunda gevşiyor ve kendine geliyor.

Derken (sanırım bu “derken”leri çok kullanacağım) karede bir amca beliriyor. Çinli tipinde ama Çinli desem de Çinli değil. Kıyafetler öyle, sakalları da. Yanında da iki abla, bu amca başlıyor nutka. Önündeki mikrofon eşliğinde bize kötünün tanımını yaptıktan sonra daima iyilerin kazacağını anlatıyor… Durun bir dakika. Burada bir alt metin okumasına girip Freudyen bakışla olayı ele alırsak… Aaah ne oluyoruz? Bu durum uzun sürmüyor. Sonra birden ekrana 15 kanal ses mikseri giriyor. Çinli olarak düşündüğüm adamın parmakları 15. kanalı ileri ittiriyor ve biz İstanbul semalarında uçan sarışın Süpermen’e bağlanıyoruz. Süpermen “seni dinliyorum profesör” diyor. Hım demek bu Çinli profesörmüş. Bakın nasıl konuşuyorlar diye hiç sorgulamıyorum bile. Hikmetinden sual olunmaz. Öyle çok fazla şey etmeyeceksin. Bulut mulut bunlar. Sonrasında da filmin asıl açıklayıcı kısmı geliyor. Demek sabır en büyük erdemmiş.

Yorum Bırak

B-Gore 9: Uzaydan gelen şifacı: Dr. Allien


Çalışmanın en iyi tarafı sabah programlarından uzak durmak. Bu programların algoritması o kadar iyi yazılmış ki evde boş durduğunuz zamanlarda izlemekten kendinizi alamıyorsunuz. Bir gün, iki gün, üç gün derken birdenbire kendinizi onun şefkatli kollarına bırakmış hissediyorsunuz. Bu programların en ilgi çekici kısmı da doktorların sağlıklı yaşam için bin bir türlü öğüt vermesi. Buna korona mevzusu da eklenince etrafta uçuşan tarifler, şifalar derken insan ne yapacağını şaşırıyor.

Tabii bir de ortalıkta dönen aşı mevzusu var. Yok genetiğimizle oynuyorlar, yok yan etkileri böyle, insanı kodluyorlar derken herkesin kafası karıştı. Ama ben size bambaşka bir aşı ile tanıştıracağım. Bomba Dr. Allien’dan geliyor. Yan etkiler bile belli. Denekler üzerinde sayısız araştırılma yapılmış, test edilmiş onaylanmış. İsterseniz Dr. Allien’ı ve aşısını biraz daha yakından tanıyalım.

Dr. Allien

Efendim yine Amerika’nın güzide kasabalarından birindeyiz. Akşam vakti arabasıyla usul usul giden bir adam radyoda UFO haberlerini dinleyerek eğlenir. Tabii Allah’ın sopası yok, derken onu bir UFO takibe başlar. Bu amca panikle kaçarken kaza yapar ve ölür. Sonra öğreniriz ki bu adam lisenin biyoloji öğretmenidir.

Şimdi gelelim bir diğer arkadaşa. Wesley lisede okuyan ezik ve inek bir çocuktur. Sürekli zorbalığa uğrar ve Leanne adında bir kıza aşıktır ama bu şekilde bir hayatla onun yanına yaklaşmak ne mümkün. Yine böyle olaylı bir sabahın ertesinde Wesley biyoloji dersine girer. Gençler bizim yaşlı hocayı beklerden birden sınıfa beyaz önlüklü seksi bir kadın girer. Bu eski biyoloji hocası yerine gelmiş Xenobia adında bir hocadır. Herkes onun dersini merakla dinlerken Xenobia deneylerinde yardımcı olması için sınıftan bir öğrenci seçer. Bu öğrenci de bizim ezik Wesley’dir.

Yorum Bırak

B-Gore 8: Sevgi ve umut adresi: Badi


Biz uzay limanları kurup gemicikleri oralardan yürütme planları yaparken aslında yıllar önce memleketimize uğrayan bir uzaylının hikayesini anlatmak istiyorum. Kendisinin geçmişini bilmiyor olsak bile içimiz pek bir ısındı ona. Halbuki yüzüne baksan “at hırsızı bu” dersin…

Şimdi bu arkadaşın hikayesine geçmeden önce bazı kavramsal konulardan bahsedelim. Ders niteliğindeki bu sıkıcı satırları okumadan sonraki satıra atlayabilirsiniz. Efendim, “B filmi” diye adlandırdığımız film türü, Holywood’un o şaşalı filmlerini göstermeden önce halkı oyalamak için ortaya çıkmış bir tür. Düşük bütçesi, abartılı efektleri ve biraz da erotizme vuran akışıyla kendine yer edinmiş. Tabii sektörün gelişmesi, zamanın akışıyla birlikte evrilen bu tür daha sonra video filmlerle devam etmiş. O zamanlarda karşımıza şu çıkıyor; yüksek bütçeli “A filmleri”, düşük bütçeli “B filmleri” ve birde televizyon izleyicisi için yapılmış “C filmleri”. Tabi sektör büyüyüp gelişince bu türler birbirine girmeye başlamış. Mesela şimdi bu anlattıklarımın hiçbiri yok. Çevrimiçi platformlar ve içinde bulunduğumuz bu kaos ortamı bu filmlerin iç içe geçmesine sebep olmuş. Şimdi Netflix gibi bir platformu ele aldığımızda A, B ve C tipi filmleri bir arada görüyoruz. Bu filmleri sınıflandırmak için düşük bütçe, ucuz efekt ve eğlence seviyesinde saçma üçlüsünden faydalanabiliriz. Ancak an azından iki öğenin filmin içinde barındırılması gerekiyor. Bu saydıklarıma kısmen kötü oyunculuğu da ekleriz ama nice iyi oyuncular var ki bu filmlerden ortaya çıkmasın. Türk sineması da aslında bu türe çok fazla ürün vermiş bir sinema. İzlediğimiz filmlerin büyük bir çoğunluğu “B filmi”. Hatta bir dönem Yeşilçam tam anlamıyla bu filmlere ev sahipliği yapmış. Kara Murat, Turist Ömer, Dünyayı Kurtaran Adam ve Badi derken aslında biz bu filmlerin içinde büyümüşüz.

Hazır Badi demişken bu bölüm altında ilk yerli filmimizi yapalım.

Badi (1983)

Efendim şimdi bu filmden bahsetmeye başlamadan önce aslında bu filmden “B filmi” diye bahsedebilir miyiz diye düşünmeye başladım. Aslında o sebeptendir ki yukarıda uzunca bir paragrafla; akademik olmamakla birlikte film tiplerini anlatmaya çalıştım. Şimdi bu film beni neden tereddüde düşürdü ondan bahsedeceğim. Sonra filmi anlatmaya koyulacağım.

Filmin adı neden Badi bilmiyorum. Aslında ben burada işin eğlenceli kısmında dolaşmaya çalışırken biraz da filmden sosyal çıkarımlar yapmaya çalışabilirim. Ama bu yazı dizisinin ana konsepti bu değil. Filmin adı neden Badi diye sordum kendime ve şimdi açıklıyorum. Nefeslerinizi tutun. Ama açıklamadan önce… (Burada reklam falan girmek lazımdı…) Neyse… Film 1983 yılında çekilmiş ve 1984 yılında gösterime girmiş. 73 dakika gibi kısa bir süresi var. Şu an İnternet’te düzgün bir kopyası olmamakla birlikte televizyondan hesap makinesi ile çekilmiş bir kopyası mevcut. Görüntülere nasıl tahammül edebilirsiniz bilmem ama sesler bangır bangır. Şimdi açıklıyorum. Askeri darbe sonrası çekilen bu film muhtemelen yakın arkadaş, arkanı kollayan kişi anlamına gelmesi sebebi ile Badi olarak adlandırılmış. Ha ben bu Badi’ye arka mı döner miyim orası ayrı konu.

Badi’nin arkasında (film olarak) güçlü bir ekip var. Filmin senaryosunu Barış Pirhasan yazmış. Bu ilk senaryosu ama olsun. Bitti mi tabii bitmedi. Filmin yapımcısı ise Şerif Gören. Yol’u 1982’de çektiğini unutmayalım. Hemen ardından yapımcılığını yaptığı ilk film bu. Zaten bir sonraki yapımcılığı benim de hayranı olduğum Polizei filmi. Bu filmin yönetmeni de aynı zamanda. Sonra yapımcılık sayfasını kapıyor Şerif Gören.

Gelelim filmin yönetmenine. Filmin yönetmeni ise Zafer Par. Yetmedi mi? Görüyorum ve arttırıyorum. Filmin görüntü yönetmeni ise Orhan Oğuz. Yetmedi mi? Alın size! Filmin müziklerini de Yeni Türkü yapmış. Şimdi gariban ben, oturup düşünmeyeyim mi bu filmi hangi sınıfa sokacağımı…

Uluslararası mecrada Turkish E.T. olarak tanınan film tam bir Türk filmi. Yani bir Türk filmi olmanın öğelerini damarlarına kadar taşıyor. Sonra işte sorgulamaya başlıyorsunuz. “Hacı bunlar komiklik olsun diye mi yapılmış, acaba gerçekten ciddiler mi?” İşte o zaman yukarıda da anlattığım filmi sosyal okuma çerçevesine giriyorsunuz. Hayır ben bunu yapmayacağım. Bırakın peşimi.

Yorum Bırak

B-Gore 7: İstenmeyen tüyler için: Hot Wax Zombies on Wheels


İstenmeyen tüyler son zamanların baş belalarından biri. İnsanlar bunlar için kadar çok para harcıyor ki anlatamam. Tabii nedense bunun bir de takıntı olma durumu var. Bende de var bu takıntı, yok desem yalan olur. Yolu yarılamışız ama diğer yarısı için aklımdan bazı şeyler geçmiyor değil. Maazallah bu yolda kendimi feda edecekmişim gibi gözüküyor. Aklımdaki sorulardan biri de bu tüyler ne zamandan beri “istenmeyen” tüy oldu. Yani biz bu tüylere neden ve nasıl savaş açtık. Beynimize “bu tüyler kötüdür, onlardan kurtulmamız lazım” algısını sokan ne? Kim? Nasıl? Ve bir sürü soru işaretli cümleler. Bu konuda birçok araştırma yaptım, aradım, taradım, okudum, izledim ve sonunda işin aslını öğrendim. Bunun sebebi sonra olayın aslında nasıl başladığını nasıl çıktığını buldum. Yvonne Wayne adındaki bir sıcak bal mumu zombisiymiş. Bu zombi diyar diyar gezip bize meğer bu tüysüzlüğü aşılıyormuş. O zaman biraz daha detaya girelim.

Hot Wax Zombies on Wheels

Kaliforniya’nın küçük sahil kasabasında her şey o kadar sıradandır ki halk artık sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmıştır. Gençler bu durağanlıktan bıkıp kasabayı terk etmeye başlamıştır. İş yok, aş yok, en önemlisi aksiyon yok. Ah, ah, memleketim canlandı gözümde! Yani bu kasaba da o bildiğimiz kasabalardan biri. İnsanlar sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış, belediye meclisi bile heyecan olsun diye koca dondurucularda toplantılarını yapıyor. Yani biz “sakin şehir” diyoruz ya burası sakinliği dibine vurmuş.

Tam hikayeye dahil olmadan filmin başında olan sahneden bahsetmek istiyorum. Gecenin bir yarısı abinin biri endişeli bir şekilde ortalıkta dolanmaktadır. Ama o kadar endişelidir ki endişesi izleyiciyi de endişelendirmektedir. Heyecan dorukta, soluklar tutulmuş, kalbimiz güm güm bu abiye ne olacağını merak ediyoruz. Bu abi de artık hep aynı yere mi kaçıyor, hep aynı arabanın etrafında bilemem ama dönüp duruyor aynı yerde. Sonra bir köşeye siniyor. Derken akasından bir el onu göğüs kafesinden kavramaya başlıyor ve içeriye doğru çekiyor. Bir ses, bir gürültü, bir çığlık, merakla etrafa dağılacak vücut parçaları beklerken kıyafetler uçuşmaya başlıyor. Arada gördüklerimiz de bana kalsın. “Ne oluyoruz lan” bile diyemeden hop bu kasabadayız. Hala soru işaretleri var kafamda. Çözdüm mü acaba? Çözmüşümdür ya…

Yine bir meclis toplantısı sırasında eski bir evin satın alındığını duyuyoruz. Öyle ki bu ev atıl, yıllardır boş kalmış, çocuklar tarafından hayaletli olduğuna inanılan bir evdir. Daha da önemlisi burada bir güzellik salonu yok öyle demeyeyim de ağda salonu açılacaktır. Kasabanın tek berberi buna pek sıcak bakmamaktadır ama onun aklı başka yerdedir. Neyse o başka bir konu.

Sharon, meclis üyesi ve iç çamaşırı mağazası sahibidir. Sven’le yakın arkadaştırlar ve çılgınlık yaparak sahil boyunca motosikletle gezmektedirler. Öyle bir aksiyon öyle bir mutluluk ki bu anlatamam. İbrahim Tatlıses filminde sahilde çiftlerin koştuğunu düşünün. Hah o, ama bu onun motosikletli hali. Ama bu ikili sevgili değil yakın arkadaştır. Sonrası Allah kerim, anladınız siz onu. Bunlar böyle gezip tozup sonra berbere geliyorlar. Berber de Sven’in yakın arkadaşı ve Sharon’un sevgilisidir. Sevgili demeyeyim de sevgiliymiş gibi… Onun bir tabiri vardı ama şimdi hatırlayamadım ben.

Yorum Bırak

B-Gore 6: Güçlünün değil doğrunun yanında: Tokyo Gore Police


Elde avuçta ne varsa özelleştiriyoruz. Tekel, Telekom, kâğıt fabrikaları, o, şu, bu derken iş devletin öz kurumlarına kadar geliyor. Paralel evren mi desem, yakın gelecek mi desem bilmiyorum ama bu mevzu Japonya’da gerçekleşmiş bile. Ben onların yalancısıyım.

Ah Tokyo ah! Havasında bir bulanıklık, sokaklar çıkmazlarda, yağmuru kan kırmızı. Koyunları bile bir farklı bakıyor…

Devam etmeden önce yazı ve görseller için hassas içerik uyarısı yapmam lazım. Bol kan, havalarda uçan kafa, kol, bacak hassasiyetiniz var ise bu yazıya devam etmeyin. Anlatacaklarım gore’un zirvesi olup hassas bünyeler için biraz fazla gelebilir. -Allah’ım bu cümleleri yazacak mıydım?- Gerçi, gerçeklerini daha şiddetli yaşadığımız bir dünyada bunlara hassasiyet göstermek, ne bileyim biraz garip geliyor bana.

Tokyo Zankoku Keisatsu

Hikâyenin anlatıcısı Yoshihiro Nishimura. Nishimura bu anlatımla bir efsane yaratmış demek yerinde olur. O Japon animelerinin akıl almaz şiddeti, kan banyosu ve vücut değişimleri bu filme başarılı bir şekilde yansıtılmış. Şimdi kan banyosu deyince Blade geldi aklıma. İlk filmde vampirlerin olduğu bir diskoda “kan banyosu” yapılıyordu. Köpük niyetine. Güzel sahneydi vesselam. Çoğunluk da keyifle izler, severdi sahneyi. Eh şimdi ne değişti bu ne iki yüzlülük?

Daha hikayeye girmeden başladım filmi savunmaya. Bana ne kardeşim? Bana ne yani. Bu ne agresiflik? Neyse!

Hikayemiz “mühendis” uzmanı Ruka’nın başından geçenleri anlatıyor. Öyle mühendis uzmanı deyince aklınızda bir şey canlanmadı değil mi? Uzman mühendis mi acaba burada bir yazım hatası mı yapıldı diye düşünebilirsiniz. Yok, bu abla gerçekten mühendis uzmanı. O zaman mühendis ne size onu açıklayayım.

Devran değişmiş, hastalıklar, pandemiler falan gelince insanlar evden okumaya başlamışlar. Çıkan hiçbir doktor, doktor hiçbir mühendis mühendis olmamış sonra. Bunlara mühendiscik, küçük mühendis adını vermişler. Gerçek mühendisler ise vücutlarında bir anahtar taşıyan ve kopan uzuvlarının yerine silah gelen kişiler olmuşlar. Yukarıdaki ilk dört cümleyi kaldırıp işi özetlersek bu onu da son cümle bize yardımcı olacaktır. Mmm. Bilmece gibi oldu değil mi?

Yorum Bırak

B-Gore 5: Kütüphaneci Bayandan Az Kullanılmış Motorlu Testere: Chainsaw Sally


Kitap kokusu kadar güzel bir şey yok. Yenisinin ayrı, eskisinin ayrı bir kokusu var. Her ne kadar son zamanlarda ortaya çıkan e-kitap zımbırtıları alanı kaplamış olsa da dokunup koklayabildiğin – içimden yiyebildiğin demek de geçti nedense – kitapların olması ne güzel. Gerçi bu e-kitap bizim memlekette pek tutmadı, sanıyorum kaderi matbaa gibi olacak. Yıllar sonra tarihçiler ülkeye e-kitap neden gelmedi diye araştırmalara koyulup bazı varsayımlarda bulunacaklar. Onlara kolaylık yapayım. Arkadaşlar biz kağıt olanı da okumuyoruz ki?

Tabii e-kitaplara bu kadar salladıktan sonra bu yazıyı e-dergi için yazıyor olmam tam bir ironi. Durun ya başa sarıyorum söylediklerimi unutun. E-kitap candır gerisi… Acaba onların da bir kütüphanecisi var mıdır? Baytlar arasında dolanan bir tip? Tron geldi aklıma şimdi ne alakaysa…

İşin dijital tarafında bir kütüphaneci var mıdır, bilmem ama sizi temiz, nezih cefakar kütüphanecimiz Sally Diamon ile tanıştırmak istiyorum. Gündüz kütüphaneci, gece motorlu testere uzmanı. Hepsi küçük kardeşi Ruby’nin sıhhati için.

Chainsaw Sally

Sally daha on yaşındayken evlerine giren bir sapık ailesini testereyle doğrar. Bu dakikadan sonra psikolojisi bozulan Sally, küçük kardeşinin de sorumluluğunu yüklenerek kendini ve onu başarılı bir şekilde büyütür. Tüm olumsuzluklara rağmen vatana millete hayırlı bir evlat olma amacındaki Sally, ilk, orta, lise, fakülte derken kütüphaneci olur. Kütüphaneci olur olmasına ama üzerindeki o tutukluğu, o ezikliği bir türlü atamaz. O da aynı şekilde büyüyen tüm ergenler gibi gotik bir hatun olur.

Sally’nin yürek eriten bu şeker gibi görüşünün arkasında ise bir canavar yatmaktadır. Hemen aklınızda öyle kaba saba bir canavar canlanmasın. Canavar kimliği ailesine gelebilecek tehlikeler ve kendisine yapılan saygısızlıklar karşısında ortaya çıkarır sadece. Hangimizin çıkmıyoruz ki sorarım size? İşte bu kişilik, camianın dikkatini çekmiş olsa gerek Sally’nin hikayesini filme almaya karar vermişler. Jimmyo Burril, bunun için Sally’e gitmiş ve saygı çerçevesinde durumu izah etmiş. Tabii karşısında böyle akıllı bir adam gören Sally hayat hikayesini anlatmaya başlamış. Hikaye yazılıp çekimlere başlanacağı sırada ortalıkta “iş yok mu abi” diye dolanan Mike Flanagan’a “Gel oğlum bu filmin görüntü yönetmeni sen ol” demiş Jimmyo. Filmin çekim hikayesi böyle biz dönelim Sally’e.

İnsanların saygısızlıklarına aldırmadan işinin başında olan Sally’nin bir günü ile başlıyor film. Kütüphanede “Sessiz Olun” tabelasının altında sürekli gürültü yapan bir adamı nazikçe uyarıyor. Aynı bizdeki “Sigara İçilmez” tabelasının altında sigara içenlerin yaptığı gibi bir durum bu. Tabii adam onu takmıyor. Bir, iki ve nihayetinde Allah’ın hakkı üç tür deyip sabırla adamı uyaran Sally beklemediği bir tepki ile karşılaşıyor. Kendini bilemez, hadsiz tarafından sözlü sataşmaya maruz kalıyor ve sigortaları atıyor. Tabii iradeli kız Sally, iş yerinde kedini hiç bozmuyor ama bakışlarıyla “çıkışta görüşürüz” tehdidini de savuruyor. Nitekim mesai bitiminde Sally bu hadsize dersini veriyor. Ama bu Sally için sadece küçük bir iştir.

Ertesi gün işine hiçbir şey olmamış gibi dönen Sally nihayet huzurlu bir gün yaşar. Kitaplar içinde mutlu bir şekilde akşamı eder. Tam kütüphaneyi kapatacakken, sabahtan beri kafasını evraklarından kaldırmadan çalışan bir adam görür. Onu unutmuştur ve yanına gider. Etkileyici ses tonuyla “Kapatıyoruz!” der. Zamandan haberi olmayan adam bu etkileyici ses tonuna ve görünüme kayıtsız kalamaz. Toparlanırken Sally’e dondurma ısmarlamayı teklif eder. Tabii Sally bu kibar adamın teklini geri çevirmez ve çıkışta dondurma yemeye giderler. Ama o dondurma dükkanında çalışan kızların gözleri fer fecir okumaktadır. Hele biri var ki düşmanımın başına… Bu arada bir dedikodu vereyim bu kızlardan öğrendim. Meğer bu abi çok zengin, evleri, arsaları olan biriymiş, toprak ağasıymış yani. Hem şimdi ağa, aşiret neyse ona bağladık demeyin yok öyle bir şey. Sally’nin olduğu yerde öyle bir şey olmaz, olamaz. Sally’i tanımayan bu kızlar – hele biri var ki – onun hakkında bir konuşur bir konuşur, Sally’nin hedefine girmeden durmaz. Tam kaşındı vallahi ben olsam ben de hedefe alırdım. Sally yine iyi davrandı ona bence.

Siz şimdi benim bu anlattıklarımdan sonra “Sally oraya gidiyor adam öldürüyor, bardan, pavyondan kız çıkarıyor onu öldürüyor, arabada adam öldürüyor, nerede bunun iyiliği?” diye soracaksınız ama işin aslı öyle değil. Şimdi biraz da olayın o kısmını, aslında neden bir halk kahramanı olduğunu anlatacağım.

Arkadaş nedir bu insanların belediye başkanlarından çektikleri, tutturmuşlar bir kentsel dönüşüm. O sıcak mahalle ortamından insanları dışlamak istiyorlar. İşte Sally’nin kasabası da böyle bir yer. Şirketin biri projesini yapmak için bütün halkı kandırmış topraklarına el koymuştur. Tanıdık hikaye değil mi? Hatta bizim Sally’nin dondurmayı beraber yaladığı adam da bu işin içindedir. Sally’nin haberi bile olmadan iki arada bir derede miras anlaşmazlığını kullanarak onun doğup büyüdüğü ve maalesef ailesinin katledildiği eski evi de satın almıştır. Ah ah bu adam da az çakal değil. Tabii satılacak yerler arasında bu ev de vardır.

Kasap Sally

Sally bu durumu öğrenince müteahhidi ve onun sürtük asistanını eski evlerine çağırır. Aman Allah’ım bu kadın nasıl gıcık bir tip. Sen misin mazlumun ahını alan, Sally’nin geçmişine dokunan… Sally bunun altında kalır mı? Tabii ki kalmaz. Kardeşi ile birlikte bunlara haddini bildirir. O esnada bu ev pazarlığını duyan Sally’nin tek dondurmalık sevgilisi binaya gelir ve Sally aşkını kalbine gömerek bu pis fırsatçılardan kasabalarını kurtarır. Ve ortaya yeni, ünlü vazgeçilmez eğlenceli Sally çıkar… Sonra gelsin televizyon şovları, filmler…

Yorum Bırak

Abone ol