İçeriğe geç

Kategori: Kişisel Denemeler

ve her şeyi erteleyerek başlıyorum güne…

Photo by Annie Spratt on Unsplash

Bu konuda çokta yalnız değilim değil mi? Herkes gibiyim yani… Bir başkasından farkım yok. Peki ya neden böyle? Neden gidemiyorum ya da neden kalamıyorum?

“Neden” hayatımdaki en büyük sorun?

Bazen korkuyorum. Düşünmekten, yapmaktan, yürümekten, konuşmaktan… Kendim olamadığım bir şey mi var içimde? Beni ben olmaktan alı koyan. Tabular, komşular, atıp tutan akrabalar…

Ne yapmalıyım ne olmalıyım? Bir duvar, bir yol, daha iyiyi nefes alan yıllara meydan okumaya çalışan bir ağaç. Onu da kazıyor, söküyor zarar veriyoruz ya. Tüm olan biteni kabullenecek, girdiği şeyin şeklin alacak bir su birikintisi? İstedikleri bu mu? Ya da benim istediğim?

Yorum Bırak

ve giderken bir daha, yerine koyabildiklerim.

Photo by Clem Onojeghuo on Unsplash

Son bir kez ceplerimi yokladım. Telefonum, cüzdanım, sigaram. Kapıyı çekmeden önce, elimde anahtarlarım. Her şey tamamdı. Hatta cebimde yerinde bir türlü durmayan bozukluklar fazlalıktı bile. Yine de bir şeyler eksikti. Ve bozukluklar bunun kanıtıydı. Bir yokluğun üzerini örtmek için vardılar onlar.

Son bir kez evi dolandım. Kapalı perdelerin dikişleri arasından sızan güneş ışığında. Artık her neyi unuttuysam yaklaştığımda bile sıcak sinyalini vermiyordu bana. Çıkmalıydım. Süslenmememe rağmen bir saattir evden çıkamamıştım.

Yorum Bırak

düşüncelerindir bir an odaklanamadığı o an…

Fotoğraf: Resül Efe

Yazmak zor iş. Hatta ve hatta her hafta yazmak daha zor. O günlük köşe
yazarlarına özenmemek işten bile değil. Peki ya şu YouTube’a içerik üretenlere
ne demeli. Öyle abuk sabuk içeriklerden bahsetmiyorum. Araştırılan sorgulanan
bir bütün halinde sunulan içeriklerden bahsediyorum.

Sanıyorum bunu ben yapamıyorum. Ya da yapmam için çok daha fazla bu işe
zaman ayırmam lazım. Belki de daha fazla araştırıp sorgulamam.

Ancak ben ne yapıyorum? Ne yaptığımı anlatayım, sürekli bir tekrar:

Yorum Bırak

Uyku Öncesi Hikayeleri: Taze Et Kokusu

Photo by Dan Meyers on Unsplash

Kuraklık çökmüştü sanki şehre. Her adımı, suyun tadını unutmuş kaldırım üzerindeki toz parçacıklarını soluk borusuna kadar itiyordu. Burnunun direğini sızlatmaya başlayan bir koku toz birikintilerine karışarak usulca yayılıyordu etrafa. Ağzındaki mayhoş tadın sebebi bu olmalıydı. Uzaktan, derinlerden farklı bir koku daha geldi burnuna, kolayca tahmin edebileceği. Çiğ et kokusuydu bu. En son çocukluğunda almıştı bu kadar keskin, taze et kokusunu ve ardından bir daha et yiyememişti.

Burnunu kapattı, parmaklarının uçlarıyla. Vakit gece yarısını geçmiş, sokakta, lambaların çevresinde dolanan sinek seslerinden başka bir ses yoktu. Bir de az önce geçtiği yanıp sönen ve yanıp sönerken de küçük bir patlama sesi çıkaran flaman lambadan başka. Bilindik sessizliğin içinde yürümeye devam ederken birden bir çığlık duydu. Bebek çığlığıydı bu. Bu beklenmedik ses irkilmesine, duraksamasına sebep oldu. Hızlıca etrafını kolaçan etti. Gelebilecek tehlikelere hazır olmak istiyordu. Ürkütücü sessizlik karşısında, biraz daha gözlerine güvendi. Etrafta kimse yoktu.

Yorum Bırak

Ölen ben olsaydım üzerime basar geçerdiniz.

Görsel: Joker 2019

Başlıktaki cümle Joker filminden alıntı ve cümle şu şekilde devam ediyor. “Her gün yanımdan geçip beni görmüyorsunuz ama bu adamlar, Thomas Wayne TV’de onlar için ağladı diye mi yani?”

Gerçekten de böyle değil mi? Sokakta gördüğümüz olaylara, kişilere bu kadar kayıtsız kalırken bir anda onun birileri tarafından reklam (!) edilmesi duyarlılığımızı nasıl da tavana çekiyor.

Bunun altında yatan gerçek ne? Popüler olmak mı? Ya da popülerleşmiş bir olgu da yer almak mı? Diğer insanların düşünceleri ile bir olup kendimizi onların içinde kamufle etmeye çalışmak mı? Ben bu soruların hepsine “evet” yanıtını veriyorum. Çünkü hepimizde aynı kaygı var: Üzerine basılıp geçilmeme kaygısı.

Yorum Bırak

Anka

Minyatür: Süheyl Ünver

“Ben” dedi… Ciğerlerinden saldığı son nefes herkesin duyabileceği bir halde ses tellerini titreştirirken acının vurduğu göğsünden bir çığlık gibi çıktı sesi. Yankılarıyla birlikte uzayıp giden üç el silah sesinin arasından fısıldamayla son buldu cümlesi;

“…sizi affediyorum.”

Bir sessizlik indi kalabalığa. Soğuk bir rüzgâr birbirine geçmiş vücutlar arasında dolanırken ardında titreme bıraktı, bazı gözlerde ise gizli gizli akan gözyaşı. Düşünceler kovalandı akıllardan, bir toz birikintisi gibi etrafa dağıldı. Beklenenin şoku çökmüştü herkesin üzerine, hiçbir zaman kelimelere dökülmeyip sadece yüreklerinde taşıyacakları. Gökyüzü hızla kararmış, hareketlenen bulutlardan sızan ışıklar, sadece yerde yatan bedeni gösteriyordu. Tiyatro sahnesinde görülmesi gereken tek kişiyi işaret eder gibi.

Yorum Bırak

teknolojiyi seviyorum. peki ya seni?

Görsel: Love Alarm – Netflix

Aşk, doğası gereği belirsizliği sever. Filmlerde ve romanlarda genelde “mutlu son” aransa da, aşkı canlı tutan şey aslında o “acaba” sorusudur. Peki, bu belirsizlik bir yazılım tarafından ortadan kaldırılırsa ne olur? Hiç istemediğiniz bir anda, en mahrem duygularınızın dijital bir sinyalle ifşa edildiği bir dünya…

Netflix’in popüler Güney Kore yapımı Love Alarm, yüzeyde bir gençlik draması gibi görünse de, alt metninde korkutucu bir teknolojik distopya barındırıyor. Dizi, duyguların algoritmalarla sayısallaştığı bir evrende, “özgür irade”nin ne kadar mümkün olduğunu sorgulatıyor.

Yorum Bırak