Görünmez Mürekkeple Yazılan İktidar
Polisiye dizileri yalnızca suç, kovalamaca veya gerilimden ibaret birer “eğlence aracı” olarak okumak büyük bir yanılgı olur. Popüler kültür, her ne kadar masum görünse de sandığımızdan çok daha politik bir alandır. Louis Althusser’in “İdeolojik Devlet Aygıtları” kavramıyla işaret ettiği gibi; televizyon, devleti, adaleti ve “normal” olanı her gün yeniden üretir.
Türkiye televizyon tarihinde nicelik olarak az yer kaplasa da, polisiyeler her dönemde şu kritik sorulara yanıt üretmiştir: Devlet nedir? Adalet nerede başlar? Vatandaşın sınırı nerededir? Aslında Türkiye’de suç anlatısı denince akla genellikle derin devlet ve mafya hesaplaşmaları (Örn: Kurtlar Vadisi) gelir; ancak bu yazı, odağını “üniformalı polis”e çevirecektir. Arka Sokaklar’ın “baba devlet” anlatısından, Behzat Ç.’nin huzursuz bürokrasisine ve Şahsiyet ile Mezarlık’ta görülen bireysel adalet arayışına uzanan ideolojik dönüşüm, makalenin temel izleğidir.
Baba Devletin Altın Çağı: Arka Sokaklar
Arka Sokaklar, Türk televizyonunun en uzun soluklu ve ideolojik olarak en net polisiyesidir. Dizideki Rıza Baba karakteri yalnızca bir emniyet amiri değil, devletin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Serttir ama şefkatlidir; kuralcıdır ama gerektiğinde “ailesi” için esner.
Bu evrende suç, sistemin ürettiği yapısal bir problem değildir. Suçlular ya sapkındır ya da kandırılmıştır. Her bölümde ekip devreye girer, “virüs” temizlenir ve düzen (status quo) yeniden kurulur. Burada verilen mesaj nettir: “Sokaklar tehlikelidir ama Devlet Baba oradadır.” Bu anlatı, Gramsci’nin tarif ettiği biçimiyle rızayı korkuyla değil, güven duygusuyla üretir. Devletin şiddet tekeli sorgulanmaz; çünkü o şiddet “bizim iyiliğimiz içindir.”
Çatlak Başlıyor: Behzat Ç. ve Kontrollü İsyan
Behzat Ç. ile birlikte bu kusursuz devlet anlatısı ilk kez ciddi biçimde çatlar. İstanbul’un parıltılı suç estetiği yerini Ankara’nın gri, boğucu bürokrasisine bırakır. Devlet artık yalnızca çözüm değil, zaman zaman sorunun kendisidir.
Behzat küfreder, kuralları çiğner, amirlerine meydan okur. İzleyici bu isyanda kendi bastırılmış öfkesini bulur. Ancak kritik bir detay vardır: Behzat o üniformayı asla çıkarmaz, yani sistemi terk etmez. Bu, hegemonyanın klasik bir manevrasıdır: Muhalefeti dışlamak yerine, sistemin içine dahil ederek soğurmak. İzleyici isyan eder ama rahatlar, çünkü düzen günün sonunda değişmeden kalır. Adalet artık kurumlarda değil, bireysel vicdanda aranan ama asla tam bulunamayan bir olgudur.
Sözleşmenin Çöküşü: Şahsiyet ve Mezarlık
Dijital platform dizileriyle birlikte devlet ve vatandaş arasındaki “güvenlik sözleşmesi”nin açıkça çöktüğü görülür. Bu durum, sansürsüz dijital alanın yeni bir gerçeklik inşası olarak da okunabilir.
Şahsiyet, hukukun işlemediği bir yerde bireysel “cezalandırıcının” devreye girdiği bir evren çizer. Agâh Beyoğlu, devletin ve toplumun hafızasızlığına karşı kendi adaletini inşa eder. Adalet sarayları susmuştur; söz artık namludadır. Mezarlık ise kadın cinayetleri üzerinden devletin en temel görevini –yaşam hakkını korumayı– yerine getiremediğini gösterir. Özel bir birimin bodrum katında, yer altında çalışması tesadüf değildir. Adalet artık merkezin değil, “kıyının” meselesidir. Bu diziler izleyiciye fısıldar: “Kimse seni korumuyor. Kendi başının çaresine bakmalısın.”
Sonuç: Kutsaldan Profana Devlet Algısı
Türk polisiyesinin geçirdiği bu serüven, devletin popüler kültürdeki temsilinin radikal biçimde değiştiğini kanıtlıyor. Kutsal ve kusursuz koruyucu figür; yerini yetersiz, geç kalan ya da kayıtsız bir yapıya bırakıyor.
Ancak bu bir hegemonya çöküşü değildir. Aksine, güvensizlik, tekinsizlik ve bireysel mücadele üzerinden kurulan “yeni tip” bir rıza üretimidir. Popüler kültür siyasetin aynası değildir; siyasetin, toplumun zihninde her gün yeniden inşa edildiği bir şantiyedir. Bugünün polisiye dizileri, adaletin artık kurumsal bir hak değil, bireysel bir risk alanı hâline geldiğini kayda geçirmektedir.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
