Pazartesi sabahı… Hafta sonuna sıkıştırılan sosyalliğin yorgunluğu henüz atılamamış. Bilgisayarı açar açmaz, ikonların üzerindeki sayılar üçer beşer artıyor. E-posta kutusu dolup taşmaya başlamış. Teams bildirimleri ekranın köşesinden durmaksızın göz kırpıyor. Bir yandan ayılmak için kahvemi yudumlarken, diğer yandan tarayıcıda açık olan 15 sekme arasında geziniyorum. Kendimi acayip meşgul ve çok üretken görüyorum. Bu çağın hızına ayak uydurmuş hissediyorum.
Peki, gerçekten öyle miyim? Bunu kendime sürekli soruyorum: Yoksa sadece kendimi mi kandırıyorum?
Modern hayat, bize “Multitasking”i (Çoklu Görev) bir yetenek, hatta bir süper güç gibi pazarladı. Aynı anda üç işi yapabilen çalışanı “yüksek performanslı” ilan ettik. Ancak Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu kitabında bu durumu yüzümüze çarpar. Han’a göre bu hal, medeniyetin bir başarısı değil; evrimsel bir gerilemedir.
Vahşi Doğaya Dönüş: “Hiper-Dikkat”
Han, modern insanın bu dikkat dağınıklığını “Hiper-Dikkat” (Hyper-attention) olarak tanımlar. Bu terim havalı duyulabilir ama biraz derine indiğimizde hiç de öyle olmadığını görüyoruz.
Vahşi doğadaki bir hayvanı düşünün. Mesela bir ceylan. Otlanırken, asla yediği ota derinlemesine odaklanamaz. Bir kulağı rüzgârın sesinde, bir gözü ufukta belirebilecek yırtıcıda, burnu ise yavrularının kokusunda olmak zorundadır. Hayatta kalmak için dikkatini bir şeye vermemeli; sürekli dağınık, hızlı, yüzeysel ve tetikte olmalıdır.
Bizim bugün ofislerde, plazalarda, evden çalışma masalarımızda yaptığımız şey tam olarak budur. Derinleşemeyen, sürekli bir sonraki uyaranı bekleyen, tehlike (ya da bildirim) sezdiği an yön değiştiren ilkel bir zihin yapısı.
İnsanı insan yapan, kültürü, sanatı ve felsefeyi doğuran şey aslında bu huzursuz edici hız değildir. İnsanlık, ancak dikkatini çevredeki uyaranlara kapatıp tek bir noktaya odaklanabildiği zaman (Derin Dikkat) medeniyeti inşa etmiştir.
“Derin Can Sıkıntısı”nın Kaybı
Teknoloji bize harika araçlar sunar ama elimizden çok kritik bir yeteneği alır: Durabilmek.
Oysa insan durduğunda anlar, anlatır. Boş kaldığımız her saniyeyi bir “kaydırma” hareketiyle veya hızlıca tüketilen bir videoyla dolduruyoruz. “Can sıkıntısı”nı öldürülmesi gereken bir düşman gibi görüyoruz.
Oysa yaratıcılık, o derin can sıkıntısının içinden doğar. Walter Benjamin’in dediği gibi; “Can sıkıntısı, deneyim yumurtasının kuluçkaya yattığı rüya kuşudur.” Biz o kuşu, veremediğimiz dikkatimizle ve sürekli düşen bildirimlerle ürkütürsek, yumurta asla çatlamaz.
Bizde de bir laf vardır bilirsiniz: “Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz.” Belki de haklıdırlar.
Lüks Olan Hız Değil, Yavaşlıktır
Her şeyin hızlandığı bir çağda, asıl lüks olan şey hız değildir. Asıl lüks; bağlantıyı koparabilmek, bildirimleri susturabilmek ve tek bir konunun üzerinde saatlerce “zaman harcayabilmektir.”
Bugün, kendinize bir iyilik yapın. Aynı anda üç işi yaparak o ilkel tatmini aramayın. Sadece tek bir şeye odaklanın. Evet, bu zor olacak.
Derinleşmek, yüzeyde hızla patinaj çekmekten zordur. Ama insan olmanın ayrıcalığı buradadır.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
