Kütüphanemde genelde okunmamış kitap tutmuyorum. Çoğunu okumuşumdur. Yine de araya sıkışmış, yıllardır bekleyen o “okunmamışlar” var.
Karşısına geçip baktığımda aslında okuduğum çoğu kitabı da hatırlamadığımı fark ettim. Sonra aklımda bir soru işareti belirdi: Hatırlamadığım okuduklarım ile hiç okumadıklarım aslında aynı şey mi?
Nasıl olsa hatırlamıyorum. “Okuduğun kitap seni sen yapar” diyen kimdi? Hatırlamıyorum. Raflarda duran o inatçı kitaplara bakıyorum. Bazılarının arasına ayraç bile koymadım. Hatta itiraf edeyim, bazılarını neden aldığımı bile tam olarak bilmiyorum. Ama hepsi orada duruyor. Sessizce. Sabırla.
Sanal kitaplığımı saymıyorum bile. Fiziksel kitaplığım ne kadar “okunmuşlarla” doluysa, sanal olan tam tersi…
İşte tam bu noktada Umberto Eco’nun kütüphanesi imdadıma yetişiyor. Eco, okunmamış kitapları bir eksiklik değil, bir hatırlatma olarak görüyordu. Nassim Taleb buna “Anti-Kütüphane” adını veriyor.
Yani kütüphane, bildiklerini sergilediğin bir yer değil; bilmediklerini unutmaman için var. Bu fikir bana tuhaf bir şekilde iyi geliyor. Sanki vicdanımı rahatlatıyorum.
Pazartesi Sabahı Hissi
Pazartesi sabahı yapılacaklar listesine bakıyorum. (Bu kez para kazandığım işi dışladım, sadece kendim için olanlara bakıyorum.) Okunacaklar, yazılacaklar, yarım kalmış notlar… Ve o tanıdık duygu geliyor: Yetişemiyorum. Bu tempoda yetişemiyorum. Ama belki de bu his sandığım kadar kötü bir şey değil.
Çünkü her şeye yetiştiğim bir pazartesi hayal edince, içim pek ferahlamıyor. Ya istemediğim yeni işler yığılacak ya da her şey bitmiş, önümde açılacak yeni bir kapı kalmamış demektir. Merakın yerini “tamamlama hissi” alıyor. O da genellikle durağanlık demek.
Ama Bir Tehlike Var: Tsundoku Tuzağı
Tabii burada kendimizi kandırmamamız gereken ince bir çizgi var. Anti-Kütüphane fikri, kontrolsüz bir tüketim çılgınlığının entelektüel kılıfı da olabilir.
Japonların “Tsundoku” dediği, kitapları okumadan sadece satın alıp istifleme hastalığı ile “bilinçli bir Anti-Kütüphane” arasında fark vardır.
Eğer o raflardaki okunmamış kitaplar bize “henüz bilmediklerimizi” hatırlatıp bizi tevazuya davet ediyorsa, bu meraktır.
Ama o kitaplar sadece dekoratif birer nesneye, “sahip olma” hazzına veya entelektüel bir fetişizme dönüşüyorsa, bu sadece yüktür.
Okunmamış kitaplar bize “Ne kadar çok biliyorum” dedirtmemeli, aksine “Ne kadar az biliyorum” dedirtmeli. Eğer o kitaplar bize bir şey öğretmiyorsa bile, en azından haddimizi bildirmeli.
Bilmemekle Barışmak
Bu yüzden mesele cehaleti övmek değil. Bilmenin hor görüldüğü o sığ ortamdan bahsetmiyorum. Kastettiğim, sadece öğrenme merakı, ona duyulan açlık ve keşfetmenin hazzı.
Anti-Kütüphane fikrinin en sevdiğim tarafı bu yüzden sonuç odaklı değil, süreç odaklı olması. Okunmamış kitaplar “tembelsin” demiyor. “Yetersizsin” de demiyor. Sadece şunu söylüyor: “Burada hâlâ keşfedilecek şeyler var. İstifleme, ama merak et.”
Bazen Yetişememek İyidir
Her şeye yetişememek, bazen hâlâ yolda olduğunun kanıtıdır. Hâlâ soru sorduğunun. Hâlâ aç olduğunun.
Bu yüzden pazartesi sabahı yapılacaklar listene baktığında kendini eksik hissediyorsan, o hissi hemen susturmaya çalışma. O, zihninin hâlâ çalıştığını söyleyen küçük bir işaret olabilir.
Ve belki de en güzeli şudur:
Yetişemiyorsun çünkü hâlâ merak ediyorsun. Keşfedilecek çok şey var.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
