İçeriğe geç

Cinlerin Yükselişi: Türk Korku Sinemasında Din

Korkunun Kültürel Kökenleri

Korku türü, her toplumun bastırdığı korkuları ortaya çıkarır. Korku sineması da bunun bir yansımasıdır. Ürkütmekle kalmaz, aynı zamanda toplumların bilinçaltına, inanç sistemlerine, tabularına ve bastırılmış arzularına ayna tutar.

Amerikan sinemasında, Hristiyanlığa özgü dini ritüellerin ve şeytan tasvirlerinin bir korku kaynağına dönüşmesini görürüz. Yaratılan dünya dini yozlaşmaya karşı doğa üstü güçlerin verdiği bir ceza gibidir. Din olgusunun insanlar üzerindeki baskısını da düşündüğümüzde, sorgulanmaya kapalı kalan bu anlatıların insan üzerindeki etkisi yadsınamaz bir seviyeye gelir. Bu korku türü için büyük bir araçtır.

Dini korkunun sinemada sık sık “itaatkâr birey yaratma” motivasyonuyla izleyiciye sunulur. Bu filmlerde genellikle “dinden uzaklaşma = cezalandırılma” anlatısı yer alır. Böylece sinema, bir korkutma değil, hizaya çekme aracı haline gelir.

Batı sineması gibi, Türk korku sinemasında da İslami inançlar, cinler, büyü, muska ve dini ritüeller önemli korku unsurlarına dönüşmüştür.

Türkiye’de din temelli korkunun başlangıcı, sadece toplumsal, tarihsel, dinsel ve kültürel değil, aynı zamanda siyasal ve ideolojik bir sürecin de parçası olarak okunmalıdır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra siyaset ile birlikte artan dini görünürlük ve muhafazakârlaşma, yokluğu hissedilen korku sinemasında da belirgin bir temel atmış ve iz bırakmıştır. Dinin kamusal alanda görünmeye başlaması, İslami söylemlerin medya, eğitim ve hukuk alanda da dile getirilmeye başlaması özellikle cin ve büyü temalı filmlerde “inanan kurtulur, inanmayan yok olur” gibi mesajlar, sinemanın sanatsal doğasını aşarak bir tür dini propaganda aracına dönüştürmüştür.

Erken Dönem Türk Korkusu

Bilinen ilk Türk korku filmi olan 1949 yapımı Çığlık, Aydın Arakon tarafından yazılıp yönetilmiş, miras meselesi yüzünden çıldırtılmak istenen genç bir kızın hikayesi üzerinden gider.

Dört yıl sonra ise Mehmet Muhtar’ın yönetmenliğini üstlendiği 1953 tarihli korku filmi Drakula İstanbul’da karşımıza çıkar. Ali Rıza Seyfi’nin, Bram Stoker’ın ünlü romanı Dracula’dan uyarlayarak yazdığı Kazıklı Voyvoda adlı romandan sinemaya aktarılmıştır. Uyarlama sebebi ile daha çok Batı dini ritüellerini bu filmde görürüz. Bu iki film dini içerik açısından sınırlı olmasına rağmen “şer güç” ile “inanç” arasındaki mücadele ilk kez karşımıza çıkarmıştır.

Yaklaşık on yıl sonra 1974 yılında ise Şeytan karşımıza çıkar. Amerikan filmi olan The Exorcist’in birebir uyarlamasıdır. Bu filmde dini öğeler kullanılmış olsa da İslam değil, doğrudan Katolik ritüellere yer verilmiştir. Türk sinemasında ise “şeytan çıkarma” temasın ilk kez Türk sinemasında işlendiği görürüz.

12 Eylül askeri darbesi sonrası dini ve siyasi baskının artması, sinemada da kendini gösterir. Filmler belli kontrollerden geçtiği için oluru daha kolay filmlere yönelinir. Bu dönemde korku türü neredeyse durur. Fakat televizyon dizilerinde büyü, cin, muska ve aynı zamanda psikolojik temalar yaşatılmaya devam eder.

Korkunun Yeniden Keşfi: 2004 Sonrası ve Dinin Yükselişi

Türkiye’de korku sineması uzun yıllar boyunca yok sayılan, küçümsenen ya da deneme-yanılma yoluyla yapılan bir türdü. Eski başarısızlıklar, yapılmaya çalışan uyarlamalarda katedilemeyen yollar izleyiciler tarafından türün korku unsurundan çok bir alay meselesi haline gelmesini sağlamıştı. Bu sebepten dolayı hiçbir zaman ciddi bir izleyicisi olmamıştı. Ancak bazı televizyon dizileri 2000’lerin başıyla birlikte yavaş yavaş bizi yeni tür korku olgusuna hazırlamaya başlamıştı.

2004 yılında Büyü’ile birlikte ilk adım atıldı. Bir grup arkeoloğun (burada seküler vurgusu yapacağım) Doğu Anadolu’da bir köyde başına gelen olayları anlatan film, klasik “lanetli alan” anlatısını yeni korku kültürüne uyarladı. Filmde cinler doğrudan görünmese de İslami referanslara oldukça fazla referans veren film kadın bedeni, kıskançlık, gizli aşk ve dini ayinler gibi temaları bir araya getirerek aslında dini korkutma yönelimin perdesini araladı. Daha önce sadece define arayan hikâyelerinde duyduğumuz bu temalar karşımıza “akademik” olarak da çıkmış oldu.

“Şüphesiz ki 2006’da çıkan D@bbe, bu yeni dönemin başlangıcı oldu… Ancak asıl dönüşüm, serinin ilerleyen filmlerinde gerçekleşti. Özellikle D@bbe: Bir Cin Vakası (2012) ve D@bbe: Cin Çarpması (2013) ile birlikte, “gerçek hikâye” ve “buluntu film” kurgusu, korkuyu izleyicinin mahremine taşıdı. Bu noktada bayrağı eline alan Siccin serisi asıl mesajı tamamladı: Genellikle büyü yaptıran ya da toplumsal normların dışına çıkan ‘günahkâr’ kadınların merkezde olduğu bu hikayeler, adeta birer ahlaki ibret anlatısına dönüştü. Rukye seansları, akıldan çıkmayan dualar ve mide bulandıran görsellik, bu filmleri sadece metafizik bir tehdit olmaktan çıkarıp, kadın bedeni üzerinden işleyen bir ceza mekanizması haline getirdi. Ekranlar, bir vaaz alanına dönüşürken, bu korku filmleri de izleyiciyi ‘hizaya getiren’ bir sopaya evrildi.”

Ama bu dönemde sadece cin filmleri yoktu. Küçük Kıyamet, dini doğrudan kullanmadan, neredeyse seküler bir kıyamet anlatısı sundu. Deprem sonrası travma, bastırılmış korkular, çocukluk anıları ve suçluluk duygusu, filmin temel korku kaynaklarıydı. Bu film dini öğeleri kullanmada ya da gözümüze sokmadan da nasıl etkileyici bir korku anlatısı kurulabileceğinin iyi bir örneğiydi. Film, metafizik yerine psikolojik korkular üzerinden yaklaşıyordu.

2015 yılında ise Can Evrenol’un yönettiği Baskın, dini ve folklorik motifleri kullansa da bunu diğer filmlerde gördüğümüz gibi abartılı ve didaktik bir “iman-günah” çerçevesinde yapmaz. Daha çok Lovecraftvari bir kozmik korku ve sürrealist bir cehennem tasviri sunar. Evrenol burada, dinin korku unsuru olarak daha evrensel ve estetik bir dil kullanmış bunun olabileceğini de göstermiştir.

Kaybettiklerimiz

Türk korku sinemasının sadece “cin” anlatısına sıkışıp kalması, korku öğelerinin daha çok İslami öğretilerden beslenmesi Anadolu’nun içerisinde barındırdığı, yüzyıllardır biline gelen efsanelerin unutulmasına sebep verdi.  Bu sadece bir “unutma” değil, aynı zamanda aktif bir “unutturma” ve “yerine koyma” eylemi olarak da okunabilir. Yani, Anadolu’nun zengin, inanç ve mitolojilerinin yerine, daha tek tip ve Sünni-İslam öğretisine uygun bir “cin” anlatısının bilinçli olarak yerleştirildiğini görürüz. Bu vesile ile Gulyabani, Alkarısı, Çarşamba Karısı, Karakula, Umacı gibi diğer zengin mitolojik figürleri bu sebeple göz ardı edilmiştir.

2006 yılında Çağan Irmak ise bu mitolojik öğelere yer verdiği Kabuslar Evi adlı diziyi yapar. Dizi her bölümde farklı hikayelerden oluşan ortak noktası eski bir köşk ve emlakçı olan hikayelerden oluşur. Tabi hikâye sadece mitolojik öğeleri değil psikolojik gerilim hikayelerini de içermektedir.

Son Söz

Peki korku sineması yalnızca korkutmak için mi var? Evrensel örneklerine baktığımızda cevap kesinlikle ‘hayır’. Korku, en temel insani duyguları, toplumsal anksiyeteleri ve varoluşsal sancıları keşfetmek için kurgulanmış bir alan. Zaman zaman siyasal etkilerin altında da kalmış. Ancak Türkiye’de ‘Cinlerin Yükselişi’ ile şahit olduğumuz bu popüler dalga, korkuyu bir keşif aracı olarak değil, bir terbiye aracı olarak kullanmayı seçiyor. Bu filmler bize bilinmeyen’den korkmayı değil, ‘belirlenmiş kuralların dışına çıkmaktan’ korkmayı öğütlüyor. Bu yüzden de gelişim beklerken, sektörün sürekli gerilediğini görüyoruz. Çünkü amaç sorgulatmak değil, itaati sağlamak.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?