Göçebe çalışanlara hayranım. Bu freelance çalışanları kapsıyor mu bilmiyorum ama hep kendi kendime “Freelance çalışsam, gerçekten çalışmış olur muyum?” diye soruyorum. Burada onların çalışmadığını düşündüğüm anlaşılmasın. Sadece kaosa, sıkışmışlığa alışmış bünyem, kendine bu kavramı nasıl oturtur onu bilmiyorum.
İş için Pazartesi sabahı havalimanına doğru yola çıkmadan önceki o gece (gece, sabah ve sabaha karşı tanımları karıştı desem yeridir), eşyaları hantal bir valiz yerine kompakt, küçük bir sırt çantasına sığdırmaya çalışırken buldum kendimi. Bir çanta hazırlamak sadece lojistik bir eylem değil; aslında hangi kimliklerinizi yanınıza alıp hangilerini geride bırakacağınıza karar verdiğiniz acımasız bir filtreleme sistemidir.
Gideceğiniz yere sadece bedeninizi değil, o bitmek bilmeyen içsel kaoslarınızı da götürürsünüz.
Fermuarın İçindeki Bölünmüşlük
Geçen hafta zihnimizde kapatamadığımız o “açık sekmelerden” ve kimlik bölünmelerinden bahsetmiştim. Şimdi o sekmeler fiziksel bir gerçekliğe bürünüp o çantanın içine giriyor.
Çantanın bir köşesine kurumsal dünyanın ağırlığını taşıyan ekipmanları, laptopu ve katı kısıtlamalarla yönetilen o soğuk şirket telefonunu yerleştiriyorum. Onlar, sınırların ötesine geçecek olan “pragmatik profesyoneli” temsil ediyor. Ancak hemen yanına, şahsi telefonumu, biraz daha benden olsun diye tabletimi ve hafta sonundan kalan, bir Murphy Kanunu gibi olmadık zamanda üst üste binen sorunları, felsefe finallerinin tortularını ve sonlandırılmayı bekleyen bir romanın taslaklarını sıkıştırıyorum.
Sistem mühendisliğinde buna “veri çakışması” denir. Benimle birlikte yeni bir şehre doğru yola çıkacak olan o çantanın içi, modern insanın tam ortadan ikiye yarılmış ruhunun kusursuz bir özeti.
Taşınabilir Araf
Seneca o meşhur mektuplarından birinde, “Nereye gidersen git, kendini de beraberinde götürürsün” der. Koordinatları değiştirmek, uçağa binip başka bir ülkenin sınırlarından geçmek, zihnin içindeki sistemi hacklemek anlamına gelmez. Sadece hapishanenin manzarasını değiştirirsiniz. Hastalığın, yorgunluğun ve o yarım kalmış metinlerin ağırlığı, uçağın kabin bagajında sizinle birlikte uçmaya devam eder.
Ama belki de yolda olmanın, transit alanlarda beklemenin o tekinsiz güzelliği de buradadır. Havalimanı terminalinde veya yeni bir şehrin otel odasında, o çantanın fermuarını açtığınızda karşınızda sadece kıyafetlerinizi değil, aynı anda yaşatmaya çalıştığınız, birbirine sürtünen ve kıvılcım çıkaran bütün o kimliklerinizi görürsünüz.
Yola çıkmak yüklerden kurtulmak değil, onları yeniden organize etmektir.
Elbette kafamdaki karmaşayı sıkıştıramadığım gibi, kimlikleri de tek bir sırt çantasına sığdıramadım. Sanırım günün sonunda yaptıklarım, yapamadıklarım ve ardımda bırakıp bırakamadıklarımla tekrar yüzleşeceğim. Bu bir virgül. Sıkıştırılmaya çalışılan bir virgül. Yabancı sokakların ve grinin estetiğinin, anlamadığım bir dilin, kendi içsesimi büyüteceği bir virgül.
Şimdilik, o çantayı omuzlama ve “geçiş alanına” girme vakti.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
