İçeriğe geç

Kum Saati Sanatoryumu: Ödünç Hayatların ve Kör Makinistlerin Salonu

Bazı sabahlar uyandığınızda, aslında hâlâ derin bir uykuda olduğunuzu ve hiç uyanmadığınızı hissettiniz mi? Zamanın akıp giden bir nehir değil, üzerinizde biriken çöp dolu bir balçık olduğunu… Hayatınızın o beklediğiniz “gerçek” kısmının bir türlü sahneye çıkamadığını hissettiğiniz o anlardan bahsediyorum. Sürekli bir şeylerin başlamasını bekliyoruz ama o başlama düdüğü bir türlü çalmıyor. Çünkü biz, hayatımız boyunca aslında bir bekleme salonundayız.

Bruno Schulz’un hikâyesi ve Wojciech Has’ın yönetimiyle karşımıza çıkan Kum Saati Sanatoryumu; iyileşmek için gidilen bir yer değil; zamanın pıhtılaştığı, kararların askıya alındığı ve gerçekliğin bayatlamaya terk edildiği bir “ara bölge”dir.

Zamanın Geciktirme Valfi: Dr. Gotard’ın Teoremi

Joseph, babasının sayılı günleri kaldığını öğrendiğinde sanatoryuma doğru tuhaf bir yolculuğa çıkar. Ancak vardığında sarsıcı bir gerçekle karşılaşır: Sanatoryumda zaman bitmez, sadece “vites düşürür.” Dr. Gotard, Joseph’e babasının ölmediğini, ölümünün “bir miktar rötar yaptığını” söyler.

Tıpkı bugünün dünyası gibi… Bugün, devasa bir rötar odasıdır. Bu yılı, gelecek yılı, hatta geçmiş yılları bile rötarlı yaşıyoruz. İstifa etmiyoruz, tatile gitmiyoruz, arzularımızı erteliyoruz; her şeyde hep vites düşürüyoruz. Gerçekten sevmiyor, sadece “mış gibi” yapıyoruz. Tüm algımız, etrafımızda dönen bildirimlere ve uyaranlara reaksiyon vermekten ibaret. Sanatoryumun doktoru, aslında bugünün “hesabı dondur” butonunun 1973 model hali. Ölümü bile tam gerçekleştiremeyen, çürümeyi “yaşam” diye pazarlayan bir sistemin dişlisidir.

Ödünç Hayatlar ve Efsaneler

Schulz’un dünyasındaki kilit nokta “Asıl Kitap”tır. Herkes bu kitabın peşindedir. Ancak hikâyenin bir yerinde, bu kitabın mahiyeti yüzümüze çarpılır: “O sadece bir efsane yavrum; yaşlandıkça inanmaktan vazgeçtiğimiz bir efsane.”

Neden vazgeçiyoruz? Çünkü sahici olanın peşinden gitmek acı verir. Onun yerine “ödünç hayatları” seçiyoruz. O dönemde ödünç hayat kavramı hayatta kalma dinamikleri gereği farklıydı; bugün ise yerini algoritmalar ve başkalarının filtreli anıları aldı. Kendi hayatımızın sahiciliğinden vazgeçip, bize sunulan ucuz ve bayat kopyaları giyiniyoruz. Sanatoryum koridorlarındaki o hareketli balmumu heykeller gibi… Ruhunu kaybetmiş ama yaşıyormuş gibi mekanik hareketler yapan, trendlerin rüzgârıyla gıcırdayan modern figürleriz.

Görmek mi, Sadece Bakmak mı?

Caner Fidaner, film üzerine yaptığı analizde (Bakma ve Görme Biçimleri) hayati bir soru sorar: “Görmek için göz yeterli mi?” Joseph’in finalde kör bir makiniste dönüşmesi, bu sorunun en acı cevabıdır. Çok fazla ödünç hayat izleyen ve her manzarayı “zaten bildiğini” sanan göz, sonunda gerçekliğe körleşir.

Bu bataklığa düşmemek gerekir derdik ama çoktan içindeyiz. Eserin üretildiği 1970’lerin Polonya’sında yavaşlık mecburi bir baskı sonucuydu. Bugünün ataleti ise bizim “gönüllü” hapishanemiz. Joseph o makinist üniformasını giydiği an artık bir birey değildir; başkalarını karanlığa taşıyan kör bir memurdur. Bizim üniformalarımız ise ekranlarımızın ışığından dikildi.

Tarihin Bodrum Katı ve Kayıp Yükselişler

Sanatoryum sadece bireysel bir bellek değil, insanlık tarihinin de tozlu deposudur. Filmdeki siyahi figürlerin birer “insan” olarak değil, tarihin “egzotik parçaları” olarak o dioramalara hapsedilmesi; bizim bugün “kültürel çeşitliliği” birer içerik olarak tüketmemizle aynı nesneleştirmedir.

Peki, tüm bu kaosun ve çürümenin içinde hiç mi umut yok? Schulz bize tek bir çıkış yolu fısıldıyor: “Her birinin sahip olduğu bir an, sadece bir an vardır; bir Yükseliş anı.” Gerçek yükseliş; sanatoryumun pıhtılaşmış zamanından kopup, kendi sahici ve “bilinmeyen” gerçeğine dokunmaktır. Biz ise o bir anlık parlama yerine, ömür boyu süren loş bir “idare etme” halini seçiyoruz.

Mum Işığında Bir Mezarlık

Filmin finalinde Joseph’in mum ışıklarıyla dolu mezarlıktaki kör yürüyüşü, aslında hepimizin ortak ihtimalidir. Bir şeyi kurtarmak (baba, geçmiş veya ideal) için girdiğimiz sistemler, sonunda bizi o sistemin “kör makinisti” yapar. Elimizde başkalarının hayatlarından ödünç alınmış mumlarla, kendi karanlığımızda ilerleriz.

Sanatoryumun kapısı dışarıdan kilitli değil. Biz, dışarıdaki “gerçek zamanın” bizi yıpratmasından, yaşlandırmasından korktuğumuz için içeride, ödünç hayatlarla kalmayı seçiyoruz. Ya o kum saatini kırıp dışarıdaki “öldüren zamana” ve o bir anlık “Yükseliş”inize karışacaksınız; ya da bu tozlu odalarda, hareket eden ama asla yaşamayan birer heykel olarak yok olacaksınız.

Hâlâ o koridorda başkasının rüyasını mı izliyorsunuz, karar sizin?


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?