Dünyadaki tüm savaşların bittiğini, açlığın sona erdiğini ve herkesin birbirini “gerçekten” anladığı bir düzenin kurulduğunu hayal edin. (Bu kıvama gelene kadar bazılarının nelerden vazgeçtiğini de ayrıca düşünün.) Kulağa, kitaplardan fırlamış, sorunsuz yaşantıda sorunlu bir ütopya gibi geliyor, değil mi? Peki ya bu kusursuz uyumun bedeli, bir daha asla yeni bir şarkı yazılamaması (aslında son dönem şarkıları düşününce bir daha yazılmasın diyorum ama), yeni bir romanın satırlarının karalanmaması ve insanın o kendine has “benliğinin” silinmesi olsaydı?
Vince Gilligan’ın son yapıtı Pluribus, tam da bu konuyu masaya yatırıyor. Dizi, yüzeyde post-apokaliptik bir bilimkurgu gibi görünse de, alt metninde modern çağın en can yakıcı sorusuyla boğuşuyor: Kolektif bir huzur içinde eridiğimizde, bize ve yaratıcılığımıza ne olur?
Nezaketle Gelen Kıyamet
Pluribus evreninde insanlık, uzaydan gelen bir sinyalle karşılaşır. Bir yıl süren sıkı araştırmadan sonra aslında bunun bir kod dizilimi olduğu ve bu dizilimin de bir RNA yapısına denk geldiği anlaşılır. Ve sonunda bu RNA sentezlenir, bir virüs gibi doğaya yayılır. İnsanoğlunun bu merakı onların bu virüsten etkilenmesine, “Katılım” (The Joining) adı verilen bir sürece girmesine sebep olur.
Bu virüs diğer filmlerde izlediğimiz, kitaplarda okuduğumuz gibi şiddet içerikli değildir; insanları öldürmez. Aksine onları egolarından arındırır, nazikleştirir ve tek bir “kovan zihnine” bağlar. Artık “ben” yoktur, “biz” vardır. Çatışma bitmiştir. Ancak çatışmanın bittiği yerde, hikâye de biter. Oysa dizi tam da burada başlar.
Dizi, toplumsal homojenleşmenin (tekleşmenin) sorunlarını ele alırken, yaratıcı süreçlerin, bunun insanın en büyük düşmanı olduğunu gözlerimizin önüne serer. Çünkü yaratıcılık ve sanat; uyumdan değil, uyumsuzluktan doğar.
Kovan Zihni ve “Veri”nin Kısırlığı
Dizideki kolektif bilinç (Ötekiler), insanlık tarihinin tüm bilgi birikimine, tüm kütüphanelerine ve sanat eserlerine erişime sahiptir. Birinin bildiğini diğeri de biliyordur. Her şeyi bilirler, her şeyi hatırlarlar. Ancak burada trajik bir eksiklik vardır: Hayal edemezler.
Kovan zihni, dizinin başkarakteri ve “dünyanın en mutsuz insanı” diye tabir edilen yazar Carol Sturka’ya muhtaçtır. Her ne kadar onu da kendilerine katmaya çalışsalar da, onun yazdığı romanların devamını okumak için hepsi adeta çocuksu bir merakla bekler. Bu durum, günümüzün Yapay Zeka (AI) tartışmalarına tutulmuş dev bir aynadır. Tıpkı modern dil modelleri gibi (LLM), Pluribus’taki kovan zihni de veriyi mükemmel bir şekilde işleyebilir, sentezleyebilir ama yoktan var edemez. Yani yaratıcılık, eldeki verileri birleştirmek değil, olmayanı düşleyebilmektir. Ve bu yetenek, sadece özgür bir bireyin kaosunda saklıdır.
Siyasetin Sonu: Muhalefetsiz Bir “Uyum”
Bu tekdüzeleşme sadece sanatı değil, siyaseti de bitirir. Çünkü siyaset, özünde farklı fikirlerin çatışması ve bir uzlaşı arayışıdır (Tez-Antitez-Sentez). Ancak Pluribus evreninde “muhalefet” kavramı biyolojik olarak imkânsız hale gelmiştir.
Günümüz dünyasında siyasetçilerin ve kitlelerin giderek kutuplaştığı, herkesin kendi yankı odasında (echo chamber) aynı sesleri duyduğu bir ortamda yaşıyoruz. Dizi bu durumu alıp en uç noktaya taşır: Eğer herkes aynı fikirdeyse, “öteki” yoksa, demokrasiye ihtiyaç kalır mı? Kovan zihni, “oy birliği” ile alınmış kararların cenneti gibi görünse de, aslında itiraz hakkının olmadığı yumuşak bir totaliter rejimdir. Farklılığın olmadığı yerde siyaset biter, geriye sadece ürkütücü bir sessizlik ve yönetim (idare) kalır. İnsanı geliştiren şey, “hayır” diyebilen o aykırı seslerdir; herkesin “evet” dediği bir meclis, aslında kimsenin düşünmediği bir yerdir.
Acı Yoksa, Sanat da Yoktur
Dizi, provokatif bir tezi savunur: İnsanı yaratıcı kılan şey, onun kusurları ve çektiği acıdır. Kierkegaard’ın deyimi ile kaygı (Angst) ve çelişki, bireyin kendilik bilincini doğurur.
Carol alkoliktir, yas tutmaktadır, huysuzdur ve yalnızdır. Hatta zaman zaman can sıkıcı ergen tavırları vardır. Ancak onu “yaratıcı” kılan yakıt, tam da bu içsel huzursuzluktur. Kovan zihni ise “tam” ve “mutlu” olduğu için üretim yapamaz. Her şeyin yolunda olduğu, kimsenin kalbinin kırılmadığı, kimsenin yalnız hissetmediği bir dünyada şiir yazmaya gerek kalır mı? Gilligan’a göre yarattığı bu dünyada cevap hayır. Mutlak huzur, entelektüel bir mağara devri anlamına gelir.
Bireyselleşme Yaratıcılığı Öldürür mü?
Sıklıkla bireyselleşmenin toplumu parçaladığı ve ortak kültürü yok ettiği söylenir. Birey kendi kültürünü oluşturur ve ona göre hareket eder. Ancak Pluribus, bu soruyu tersine çevirir. Asıl tehlike bireyselleşme değil, bireyin kolektif içinde erimesidir.
Kişisel gelişim ve sanatsal üretim; hata yapma özgürlüğü, reddetme iradesi ve çoğunluğa “hayır” diyebilme gücüyle mümkündür. Bir koroda herkes aynı notayı aynı anda kusursuzca çalarsa, orada armoni değil, sadece tekdüze bir ses (monotonluk) oluşur. Sanat, o korodan ayrılıp kendi solosunu atmaya cesaret edenlerin işidir.
Özgür Bir Acı mı, Tutsak Bir Huzur mu?
Pluribus, izleyiciyi rahatsız edici bir ikilemle baş başa bırakıyor. Toplumsal “tekleşme” uğruna, bizi insan yapan o yaratıcı kıvılcımdan vazgeçmeli miyiz? Yoksa sanat, sadece acı çeken, direnen ve sorunları olan bireylerin özgür çığlığı olarak mı kalmalı?
Dizinin sezon finaline doğru yaklaşırken anlıyoruz ki; devasa bir kütüphanenin içinde yaşayıp o kitapları okuyan milyarlarca “mutlu” insan olmaktansa, o kütüphaneye tek bir yeni sayfa ekleyebilen “mutsuz” bir insan olmak, onuruna çok daha yakışır bir duruş.
Belki de insan kalmak, biraz da “eksik” kalmayı göze almaktır.
Meraklısına kaynaklar:
https://www.thehastingscenter.org/the-benign-zombies-of-pluribus/
https://news.northeastern.edu/2025/12/03/pluribus-ethics-philosophy/
https://www.psychologytoday.com/us/blog/priceless/202512/what-pluribus-gets-right-about-the-hive-mind
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
