
Aşk, doğası gereği belirsizliği sever. Filmlerde ve romanlarda genelde “mutlu son” aransa da, aşkı canlı tutan şey aslında o “acaba” sorusudur. Peki, bu belirsizlik bir yazılım tarafından ortadan kaldırılırsa ne olur? Hiç istemediğiniz bir anda, en mahrem duygularınızın dijital bir sinyalle ifşa edildiği bir dünya…
Netflix’in popüler Güney Kore yapımı Love Alarm, yüzeyde bir gençlik draması gibi görünse de, alt metninde korkutucu bir teknolojik distopya barındırıyor. Dizi, duyguların algoritmalarla sayısallaştığı bir evrende, “özgür irade”nin ne kadar mümkün olduğunu sorgulatıyor.
Dizinin merkezinde, basit ama yıkıcı bir teknoloji var: Love Alarm. Uygulama, 10 metrelik bir alan içerisine girdiğinizde, sizi seven biri varsa alarm veriyor. Ancak kimin sevdiğini söylemiyor, sadece “orada” olduğunu bildiriyor.
Bu algoritma, insan ilişkilerindeki en temel savunma mekanizmasını, yani “gizleme hakkını” elinden alıyor. Platonik aşklar, henüz olgunlaşmamış hisler veya toplumsal normlar gereği saklanması gereken duygular… Hepsi bir bildirim sesiyle “public” (kamusal) veriye dönüşüyor. Dizi, “Seni seviyorum” demenin cesaret gerektirdiği bir dünyadan, bu itirafın bir yazılım tarafından zorla yapıldığı bir dünyaya geçişi anlatıyor.
Teknoloji, bağlamdan yoksundur. Birinin sizi sevmesi her zaman romantik bir jest değildir; bazen bir taciz, bazen bir yük, bazen de tehlikeli bir durum olabilir.
Dizide bu “zorunlu şeffaflık” kaosa yol açıyor. Hemcinsine ilgi duyan bir karakterin, homofobik bir ortamda uygulamanın alarm vermesiyle yaşadığı “zorla ifşa” (outing) durumu, teknolojinin etik sınırları nasıl ihlal ettiğine dair en çarpıcı örneklerden biri. Duyguların rızasız bir şekilde açığa çıkması, sadece utanç değil, fiziksel şiddet ve dışlanma riskini de beraberinde getiriyor.
Asıl mesele ise işin veri boyutu. Bir uygulamanın popülerliğine kapılıp giderken, arka planda neleri teslim ettiğimizi ne kadar düşünüyoruz?

Cambridge Analytica skandalında siyasi eğilimlerimizin nasıl manipüle edildiğini gördük. Love Alarm evreni ise bunun bir adım ötesi: En mahrem verinin, yani “sevginin” işlendiği bir dünya. Yediğimiz, içtiğimiz ve hatta “kimi seveceğimiz” algoritmalar tarafından belirleniyorsa, insan olduğumuzu iddia edebilir miyiz?
Eskiden “üstün ırk” yaratmak için devlet eliyle yapılan öjenik (soyaçekim) çalışmaları, bugün “doğru eşleşme” adı altında, kendi rızamızla yüklediğimiz uygulamalarla mı yapılıyor?
[the_ad_group id=”11439″]
Bizler, bu teknolojik bağımlılığa sonradan yakalananlarız. Ancak yeni nesil, bu bağımlılığın içine doğuyor. Üç yaşındaki çocuğun tablet kullanma becerisiyle övünürken, aslında onu geleceğin “veri madeni” olarak yetiştiriyoruz.
Çocukluğundan itibaren tüm tercihleri, korkuları ve arzuları “loglanan” (kayıt altına alınan) bir bireyin, yetişkinliğinde özgür iradesiyle karar verdiğini söylemek mümkün mü? Yoksa o da, Love Alarm dünyasındaki karakterler gibi, sadece algoritmanın ona sunduğu seçenekleri mi yaşıyor?
Bizi insan yapan şey; hatalarımız, sakladıklarımız ve o belirsizliğin içindeki cesaretimizdir. Eğer hissetme eylemini bir telefona devredersek, geriye ne kalır?
Love Alarm bize şunu soruyor: Ne kadar kendimiziz? Duygularımız gerçekten bize mi ait, yoksa ekranımızda beliren bir bildirimden mi ibaret? Teknoloji geliştikçe, insan “düşünen” bir varlıktan, sadece “veri üreten” bir kaynağa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya.
24 Ara 2025 – İmla
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.