İş seyahatlerinin tuhaf, insanı arafta bırakan bir doğası vardır. Yabancı bir şehirde, daha önce hiç uyumadığınız, muhtemelen bir daha da uyumayacağınız bir otel odasında uyanırsınız. Tavan yabancıdır, komodinin duruşu iğretidir, camdan gelen trafik sesi sizin şehrinize ait olmayan farklı bir ritimdedir. Fiziksel olarak oradasınızdır ama zihninizin o yeni koordinatlara yerleşmesi zaman alır. Bu yüzden büyük otel zincirleri sizi evinizde hissettirmek için hep aynı tasarımı kullanırlar. Ancak hiçbir zaman gerçek evinizin yerini tutmaz.
Sistemin Sıfır Noktasını Bulması
Biraz mesleki deformasyon ile Bina Yönetim Sistemlerinden (BMS) bir atıfla devam edeyim; yeni bir sensörü devreye aldığınızda, sistem anında doğru sıcaklığı veya nemi okuyamaz. Çevresiyle sürekli bir geri bildirim döngüsü kurarak kendi sıfır noktasını bulması gerekir. İnsanın yeni bir mekana girdiği andaki kalibrasyon aracı ise yazılım değil, kendi sesidir.
Akşam otele yerleştikten sonra yemek için dışarı çıktık. Otele kapanmaktansa şehri keşfetmek ayrı bir keyif. Şehir, benim şehrim gibi görünüyor. Aynı düzensizlik, aynı kaos ama tam olarak değil. Sanıyorum ülkemize dair ortak noktalar bunlar: Eski şehir, dar sokaklar, sırtını birbirine yaslamış apartmanlar… Kısmen yenilenmiş, yenisinin eskisi ile alakası olmayan, çoğu da eskimeye başlamış ama hâlâ ayakta duran binalar. Kaldırım yok denecek kadar az. Park eden arabalar onu da ortadan kaldırmış. Belki de zamanında sadece at arabasının geçmesi için tasarlanmış bu sokaklarda, iki taraflı park yüzünden yoldaki arabalar ilerleyemiyor.Sonra büyük, yuvarlak, ortasında park olan bir döner kavşak çıkıyor karşıma. Araçlar kavşağın etrafında dönüp dururken park içindeki ağaçlar hiç kımıldamıyor. O an sürekli etrafınıza bakarsınız. İşte tam o an zihninizin nereye konumlandığını, neye dikkat ettiğini fark edersiniz. Kalibrasyon henüz tamamlanmamıştır.
Yok-Yerler ve İç Monolog
Fransız antropolog Marc Augé; otel odaları, havalimanları, yollar veya otobanlar gibi kimliksiz ve geçici alanlara “Yok-Yerler” (Non-places) der. Bu alanlar insanı köksüzleştirir, geçici bir yabancılaşma hissi yaratır. İşte bu yok-yerlerde kaybolmamak için bir çapaya ihtiyaç duyarız.
Ben kendi kendime çok konuşurum. Dışarıdan bakıldığında tuhaf görünebilecek bu mırıldanmalar, aslında bir konum bildirme refleksidir. O dar sokaklardan geçerken, eskiyen binaların gölgesinde yürürken, kavşağın ortasındaki parkta bir an durup etrafıma bakarken içimden bir ses devreye girer: “Şu an buradayım, bunu görüyorum, bunu kendi dilime çeviriyorum.” Dünyanın absürtlüğüne ve mekanın yabancılığına karşı çekilmiş en güvenli savunma hattıdır bu.
Taşınabilir Sığınak
Yarın sabah bu yabancı şehirde işlere girişecek, hiç tanımadığım sokaklardan geçecek ve yeni bir rutinin içine karışacağım. O dar sokaklar yine önüme çıkacak, eskiyen binalar yine omuzlarımın üzerinden bakacak. Belki yine o büyük kavşağa uğrayacağım — dönüp duran arabalar, ortadaki hareketsiz ağaçlar… Ama biliyorum ki, o yolları aşarken zihnimin içinde dönen o tanıdık anlatıcı, bu şehri de benim için okunabilir bir metne dönüştürecek.
Bazen, özellikle yabancı bir şehrin birbirinin aynısı sokaklarında, insanın en güvenilir yol arkadaşı bizzat kendisidir. Zihninizin içindeki o bitmek bilmeyen diyalog durduğunda, işte asıl o zaman gerçekten kaybolursunuz.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
