İçeriğe geç

Zihnimizin Sıfırıncı Gün Açığı: Gönüllü Tutsaklığın Algoritması

Siber güvenlikte “Sıfırıncı Gün Açığı” (Zero-Day Exploit), kimsenin fark etmediği, yamanmamış ve sisteme sızmak için kullanılan en tehlikeli güvenlik zafiyetidir. Kötü amaçlı yazılım sisteme girer ve zamanının gelmesini bekler. Bunu yaparken de sistemin bir parçası gibi davranır. Profesyonel bir sosyal mühendis veya bir yapay zeka algoritması, bir sisteme girmek için kapıyı kırmaya, onu zorlamaya çalışmaz; sistemin kendi içindeki doğal kör noktayı bulur ve onu içeriden, sessizce yönlendirir.

Günümüzün yayın platformları, sosyal medya ağları ve içerik algoritmaları da aynı şekilde insan zihnine sızmak için bir şiddete, zorbalığa ihtiyaç duymazlar. Evrimsel psikolojimizdeki ve varoluşumuzdaki en büyük “sıfırıncı gün” açığımızı kullanırlar: Gerçekliğin tahammül edilemez kaosuna karşı duyduğumuz korkuyu. Çünkü biz gerçekten korkarız. Bu yüzden kendi gerçekliklerimizi inşa ederiz.

Kaostan Kurguya Gönüllü İltica

Gerçek dünya kusurludur, adaletsizdir ve çoğunlukla bir nedensellik bağlantısından yoksundur. Bu mantıksızlığa önceki yazılarımda da küçük bir alıntıyla değinmiştim. Hayatımızdaki sıradan bir gün, başı sonu belli olmayan, yorucu bir gürültüden ibarettir. Çoğunlukla standart, defolu bir süreç sunar. Oysa diziler, filmler ve sosyal medyadaki özenle kurgulanmış akışlar bize kusursuz bir “anlatı” sunar.

Algoritmalar bize sadece içerik vermez, dünyanın geri kalanı yanarken sığınabileceğimiz steril, öngörülebilir ve konforlu bir illüzyon sağlarlar. Aralıksız dizi izlediğimizde veya saatlerce ekranı kaydırdığımızda aslında eğlenmiyoruzdur; gerçek dünyanın o absürt ve kontrol edilemez rastgeleliğinden, başı ve sonu yönlendiren firmalar ve onların oluşturduğu yapay zeka tarafından tasarlanmış güvenli bir limana sığınıyoruzdur.

Rakamlar bu sığınmanın boyutunu gözler önüne seriyor: DataReportal’ın 2024 raporuna göre dünya genelinde bir kişi sosyal medyada günde ortalama 2 saat 23 dakika geçiriyor. Netflix’in kendi açıkladığı verilere göre kullanıcıların %61’i bir dizi bölümünü izledikten hemen ardından bir sonrakine geçiyor. Türkiye özelinde ise Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2023 verilerine göre internet kullanıcılarının günlük ekran süresi ortalama 7 saatin üzerinde. Bu rakamlar birer tüketim istatistiği değil, her biri kaçışa harcanan birer saattir.

Aslında bir yerde bunu kendi hayatımıza da yansıtıyoruz. Bir şekilde kendimizi ekrana hapsederken diğer yönden de yaşam alanlarımızı kısıtlıyoruz. Eğer sağlıklıysak hayatımız belirli bir üçgenin içinde geçiyor: Ev, iş ve arada sığındığımız arkadaş ortamı. Bu özel alana diğer etkenleri eklemiyor, izole yaşıyoruz. Bu o gördüğümüz sığınmanın gerçeğe yansıması gibi.

Orwell Yanıldı, Huxley Haklıydı

George Orwell, 1984 adlı eserinde bizi korkuyla, yasaklarla ve acıyla yönetecek totaliter bir “Büyük Birader” distopyası çizmişti. Oysa Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya ile modern manipülasyonu çok daha isabetli öngördü. Neil Postman, Televizyon Öldüren Eğlence kitabında bu farkı şöyle ortaya koyar:

“Orwell bizi zorla yöneteceklerinden korkuyordu. Huxley ise bizi hazza boğarak, eğlendirerek yöneteceklerinden… Orwell hakikatin bizden gizleneceğinden korkuyordu, Huxley ise hakikatin bir ilgisizlik denizinde boğulacağından.”

Günümüzün sosyal mühendisliği, rızamızı silah zoruyla değil, dopamin döngüleriyle alıyor. Beyin görüntüleme araştırmaları, sosyal medyada gelen bir bildirimin veya yeni bir “beğeni”nin, nörobilimsel açıdan kumar makinelerindeki ödül mekanizmasıyla neredeyse özdeş bir dopamin tepkisi yarattığını gösteriyor. Bu zaten araştırılmış bir şeydi. Platformlar bu mekanizmayı tesadüfen değil, bilerek ve sistematik biçimde tasarladı. Bunun için bildiğimiz, beğendiğimiz onlarca, belki de yüzlerce sosyolog ve filozof çalıştı. Nitekim Facebook’un kurucu ortaklarından Sean Parker bunu, 2017’de bir konferansta açıkça itiraf etti. Onlar bu platformu tasarlarken kendilerine sordukları soru şuydu: “İnsanların zamanını ve bilinçli dikkatini nasıl mümkün olduğunca çok tüketiriz?”

Filozof Byung-Chul Han, Psikopolitika adlı eserinde bu yeni dijital iktidarı şu şekilde açıklar:

“Akıllı iktidar, eylemlerimizi zorla dikte etmez; onları verilerimizle önceden hesaplar ve yönlendirir. Karşımızda bizi gözetleyen bir düşman değil, arzularımızı okuyup bize geri satan dostane bir algoritma vardır.”

“Ama Sosyal Medya Bizi Birbirine Bağlamıyor mu?”

Bu noktada haklı bir itiraz yükselebilir: Platformlar insanları birbirine bağlamıyor mu? Uzaktaki sevdiklerimizle iletişim kurmamıza, marjinal seslerin duyulmasına, toplumsal hareketlerin örgütlenmesine, insanların kimliklerinin olmasına zemin hazırlamıyor mu?

Bu sorunun cevabı, evet. Ve işte bu, meselenin en sinsi boyutu.

Algoritmik iktidar, kendini işlevsiz ya da kötücül bir şey olarak sunmaz; tersine, gerçek faydaların üzerine inşa edilir. Bu sizi gerçekten uzaktaki arkadaşınıza, eşinize dostunuza bağlar ama aynı zamanda bu bağlantıyı da bir koz olarak kullanmaktan çekinmez. Amacı sizi platformda daha fazla tutmaktır. Size gerçekten ilgi alanınızla örtüşen içerikler gösterir. Ama bu kişiselleştirme, aynı zamanda sizi giderek derinleşen bir yankı fanusuna hapseder. Kendi içinize hapsolursunuz. Bu araç gerçektir, ama araçla birlikte gelen bağımlılık mekanizması da bir o kadar gerçektir.

Sigara şirketleri yıllarca tütünün “sosyalleştirici” etkisini öne sürdü. Yetmişlerde bu anlamda yapılan reklamları gözden kaçırmamak lazım. Hatta kapalı alanda sigara içme yasağı geldiğinde, mekanlarda “kapı önü sosyalleşmeleri” adı altında ayrı bir ritüel türedi. Aslında ana mesele sigaranın insanları bir araya getirip getirmediği değil, bu işlevi yaparken bedene ne yaptığıydı. Bununla kola reklamlarında da karşılaştık. Bugün platformların zihinle yaptığı da buna benzer bir şeydir.

Algoritmik Rıza ve Felsefi İsyan

Asıl tehlike şudur: Platformlar bize ne düşünmemiz gerektiğini doğrudan dikte etmezler. Sadece ne hakkında düşüneceğimizin sınırlarını çizerler. Bizi kendi yankı fanuslarımıza hapsedip, sahte krizlerle, suni gündemlerle ve yapay hazlarla meşgul ederken; sistemin ana mimarisini sorgulamamızı engellerler.

Ekrana bakmayı bırakmak, uygulamaları silmek veya o akışı durdurmak sadece popüler bir “dijital detoks” hamlesi değildir, felsefi bir isyandır. Ancak bu isyan, bir uygulamayı silmekten çok daha derin bir şeyi gerektirir: Belirsizliğe katlanmayı yeniden öğrenmek.

Çok değil bundan on yıl öncesinde o bilinmezlik bizim en büyük savunmamızdı. Biri ile buluşacakken sadece saat ve yeri bilmek, ancak gerçekten o saatte orada olma bilincinde olmak ayrı bir belirsizliğe katlanma durumuydu. Şimdi ise anlık takip en büyük kaos.

Kaosun, cevapsız soruların ve sonuçsuz günlerin aslında hayatın doğasına içkin olduğunu kabullenmek; algoritmanın sunduğu yapay kapanış duygusunun yerine gerçek, tamamlanmamış anı koymayı seçmek. Bu, konfor bölgesinden çıkış değil, bir zihinsel egemenlik ilanıdır. Stoacılar buna amor fati — kaderi olduğu gibi sevmek — derdi. Modern dijital çağda bu, ekranın yarattığı yapay nedensellik zincirini reddetmek ve hayatın o pürüzlü, yorucu ama hakiki gerçeğiyle çıplak gözle yüzleşme cesaretini göstermek anlamına gelir.

Bu cesaret küçük eylemlerle başlar: Bir bildirimi ertelemek. Sıkılmaya izin vermek. Cevabı hemen aramak yerine soruyla bir süre oturmak. Bu durumda zihin bu boşluklarda yeniden kendine döner, algoritmadan değil, kendinden beslenmeye başlar.

Aksi takdirde, kendi hücremizin kapısını içeriden kilitleyip, anahtarı da bizi eğlendiren o dostane algoritmaya kendi ellerimizle teslim etmiş oluruz.

Ve en tehlikeli yanı şudur: Bunu yaparken son derece mutlu hissederiz.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?

Abone ol