Bir süredir Turda’dayım. Hatta o garip Rus mimarisinin dağınık otoritesini temsil eden bir karesini Instagram’da paylaşmıştım. Turda sokaklarında yürürken kafamı kaldırıp o eski evlere baktığımda, bir dönemin ağır, tavizsiz ideolojisinin tuğlalara nasıl işlediğini görüyorum.
Rus/Sovyet mimarisinin o keskin, süsten uzak ama inanılmaz derecede dayanıklı silüeti hemen hemen her sokakta kendini belli ediyor. Binalar, hayata estetik bir vitrin sunmak için değil, ona direnmek için inşa edilmiş gibi. Kalın, sessiz ve gururlu.
Ancak bu coğrafyada asıl büyüleyici bulduğum şey binaların kendisi değil, içinde yaşayan insanların bu mimariyle kurduğu o görünmez ortaklık. Burada garip bir çelişki var. Rus yapıları tüm görkemiyle yer alırken, yerel evler nedense sadece birer ikişer katlı. Ama hepsinin çatısına ayrı bir önem verilmiş. Pencereler derin ve içe dönük.
Zamanın Biriktiği Sokaklar
İnsanların yüzlerinde, yürüyüşlerinde, köşedeki bir kafede kahvelerini yudumlayışlarında bile bu küçük eski evlerin ağırlığı var. Hepsi telaşsız, son derece yavaş ve neredeyse sinematografik bir dinginlik içindeler. Sanki burada zaman bizim bildiğimiz gibi hızla akıp tükenmiyor, sadece ağır ağır birikiyor. Beşte mesaiyi bitirip yemek yemek için bir yerlere gittiğimde kapıları kapalı bulabiliyorum. Alışveriş merkezleri bile dokuz-beş çalışıyor.
Bir Joachim Trier veya Nuri Bilge Ceylan filminin o uzun, sessiz sekanslarının içindeymişim gibi hissediyorum. Gençler ekonomik kaygılarla şehri terk etmiş, aradaki o koca bir nesil sanki kaybolmuş, sokakta yürüyen yaşlı adamın adımlarının, evlerin o ağır beton yapısıyla kusursuz bir ritim tutturduğunu izliyorum. Dünya umurlarında değil, çünkü bu sokaklar zaten yeterince dünyevi yükü omuzlamış ve artık telaş etmeyi çoktan bırakmış.
Telaşın İhaneti
Ve sonra… Bütün bu kusursuz, ağırbaşlı sessizliğin tam ortasında bir alarm çalıyor.
Cebimdeki telefon titriyor. Yetişmem gereken bir araç, çözülmesi gereken bir kriz, başlamak üzere olan bir mesai saati… Adımlarım bir anda hızlanıyor. O derin sükûnetin ortasında, hızlı hızlı yürüyerek, saate bakarak, omuzlarım gergin bir şekilde ilerlemeye başlıyorum.
İşte o an, bu eski kentin sessizliğine ihanet ettiğimi hissediyorum. Onların yıllardır koruduğu, o eski binaların arasına usulca yerleşmiş derin sükûneti, dışarıdan getirdiğim modern “iş rutininin” agresif kaosuyla delip geçiyorum.
Ben de bir modern zaman göçebesi olarak, nereye gidersem gideyim o zehirli telaşımı da valizimde taşıyorum. Yabancı bir şehrin o ağırbaşlı dinginliğini hayranlıkla izliyor ama kendi iş rutinimle o sessizliğin tam ortasında uyumsuz bir gürültü olarak kalıyorum.
Turda’nın eski evleri yerinde durmaya devam ediyor, ben ise onların önünden koşturarak geçip gidiyorum.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
