Üniversiteye başladığımdan beri sürekli çantam sırtımda gezerdim. Yeşil kalın bez çantamla sürekli kaplumbağaya benzetirlerdi beni. O zamandan gelen alışkanlıkla hâlâ bırakmıyorum şu çanta işini. Tamam, işe gidip gelirken laptop sırtımda ama iş dışında da, hafta sonları da, “sadece bakkala gidip geliyorum” derken de sırtımda bir çanta olmazsa kendimi eksik hissediyorum. Sürekli bir şeyleri unutmuş gibi garip hissediyorum. Sanki bir yerim açıkta kalmış gibi. Savunmasız demeyeyim de hazırlıksız hissediyorum kendimi. Dünyaya yarım çıkmış gibi.
Bu garip hissin ne olduğunu uzun süre düşündüm.
İnşaat mühendisliğinde “Ölü Yük” diye bir kavram var. Binanın içindeki insanlardan, mobilyalardan bağımsız olarak, binanın sadece ayakta kalabilmek için taşıması gereken kendi ağırlığı bu. Kolonlar, kirişler, beton. Sonuçta bina önce kendini taşımak zorunda.
Benim de görünmez bir ölü yüküm var. Ve onun en somut hali sırtımdan eksiltmediğim çanta.
Fermuarı açıp içine baksam: bir laptop, şarj aleti, belki bir şemsiye, bir tişört, belki birkaç tane “lazım olur” diye atılmış şey. Bunların kaçını o gün gerçekten kullanacağım? Muhtemelen çok azını. Ama hepsi orada duruyor. Yağarsa, şarjım biterse, bir şey gerekirse diye.
Seneca bir yerde şöyle demiş: “Beklenen bir felaketin beklentisi içinde kıvranmak, felaketin kendisinden daha çok acı verir.” Ben ise henüz yağmamış yağmurların ağırlığını taşıyorum her sabah. Fiziksel olarak yorulmadan çok önce, zihinsel olarak bu ihtimalleri taşımaktan tükeniyorum.
Ama şunu da biliyorum, çantasız çıkamıyorum. Çıkmak istemiyorum. Sanki yükümün bir kısmını ona yüklüyorum.
Belki bu bir kaygı değil. Belki de kaplumbağanın kabuğu sadece bir yük değil; aynı zamanda onun evi. İçinde taşıdıkların seni hem ağırlaştırır hem de tanımlar. Kabuk olmadan kaplumbağa daha hızlı koşabilir belki, ama nereye gideceğini bilemez, nereye ait olduğunu da.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
