İçeriğe geç

Ahlakın Lüksü: “Başka Seçeneğim Yoktu” Demenin Korkunç Hafifliği

Geçtiğimiz günlerde Park Chan-wook’un merakla beklediğim No Other Choice filmini izleme fırsatı buldum. Her Park filmi gibi film yine aklımda soru işaretleri uyandırmayı başardı.

Ahlak, tok insanların yazıp aç insanların uymasını beklediği bir kurallar bütünü müdür? Yoksa insanı insan yapan sarsılmaz bir temel mi?

Modern dünya, yazılı ya da yazılı olmayan kurallar, bize sürekli iyi, erdemli ve doğru olmayı öğütler. Ancak bunu yaparken, cebimizde her zaman bir B planı, masamızda bir kap yemek ve sığınacak bir yerimiz olduğunu varsayar. Yani hayatımızı idame ettirmemiz için temel gereksinimlere sahip olduğumuzu.

Peki ya tüm seçenekler masadan kalkarsa?

Park Chan-wook bu soruyu No Other Choice ile sormuş. Film, Donald Westlake’in 1997 tarihli romanı The Ax’dan, uyarlanmış ve bu roman ilk kez Costa-Gavras tarafından 2005’te Fransız yapımı Le Couperet (Balta) ile beyaz perdeye uyarlanmış. Park Chan-wook ise bu projeyi çok önceden duyurmuş ve film Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan yarışmasına katıldı. Aynı roman, yirmi yıl arayla iki farklı kültürden iki yönetmenin uyarlaması hikâyenin neden hâlâ bu denli çarpıcı olabildiği sorusunu sorduruyor? Bu hikâye eskimiyor hatta sürekli yenileniyor. Çünkü hikâye işini kaybeden, ailesini geçindirmek zorunda olan ve rakip adayları fiziksel olarak “ortadan kaldırmaya” karar veren sıradan bir adamın hikayesi.

Bu bir seri katil hikâyesi değil, vahşi kapitalizmin daralttığı bir koridorda nefes almaya çalışan sıradan bir babanın hikayesi. Ve onu bu kadar korkunç yapan şey de tam olarak bu sıradanlığı.

Seçeneksizliğin Özgürlüğü

Fransız varoluşçu Jean-Paul Sartre, “İnsan özgürlüğe mahkumdur” der. Bize her gün sayısız seçenek sunulur ve bu seçeneklerin getirdiği sorumluluk, o meşhur varoluşsal anksiyeteyi doğurur. Karar vermek, yük almaktır.

Ancak bir insan gerçekten köşeye sıkıştığında, “başka hiçbir seçeneği kalmadığına” inandığında omuzlarındaki o devasa ahlaki yük birden kalkar. “Başka seçeneğim yoktu” cümlesi, insanlık tarihindeki en tehlikeli, en kanlı ama aynı zamanda en rahatlatıcı cümledir. Çünkü bu cümle, kişiyi fail olmaktan çıkarıp kurban konumuna sokar. Karakter rakiplerini öldürürken bir cinayet işlemez, ailesini doyurmak için yapılması gereken tatsız bir idari işi halleder.

Seçeneksizlik, vicdanı uyuşturan en güçlü narkozdur.

İki Yönetmen, İki Kıta, Aynı Karar

İki filmin yan yana geldiği yer tam da burasıdır ve bu karşılaştırma yazının tezini beklenmedik bir yerden doğruluyor.

Costa-Gavras’ın Bruno Davert’i, on beş yıl çalıştığı kâğıt fabrikasından çıkarılır. Bu toplu işten çıkarmanın ardından işlerin Romanya’ya dış kaynak olarak kullanıldığını öğrenir. Film, karanlık bir komedi olarak kurgulanmış, kapitalist sistemin insanı nasıl çıldırttığını absürt bir mizahla işliyor.

Park Chan-wook’un Man-su’su ise aynı yola çok daha soğukkanlı, neredeyse bürokratik bir kararlılıkla adım atıyor. Venedik’te dokuz dakikalık ayakta alkış alan bu film, Costa-Gavras’ın öfkeli tonu yerine soğuk bir sessizliği tercih ediyor.

İki yönetmen, iki farklı kıtada, yirmi yıl arayla aynı romanı uyarladı. Biri Avrupa’nın öfkesini, diğeri Asya’nın bastırılmışlığını taşıyor. Ama her ikisi de aynı soruya geliyor: Bu adam suçlu mu?

Vahşetin Rasyonelleşmesi

Hannah Arendt, kötülüğün sıradanlığından bahsederken tam da bu mekanizmayı kastetmişti. En büyük kötülükler, boynuzlu şeytanlar ya da psikopatlar tarafından değil, masasında evrak dolduran, evine ekmek götüren ve “başka seçeneği olmadığına” inanan o çok sıradan insanlar tarafından yapılır. Ama şunu da eklemek gerekir: Arendt’in incelediği Eichmann düşünmeyi bırakmış, araçsallaşmış biriydi. Bu filmlerin babaları ise tam tersi; çok düşünen, hesap kitap yapan, acı çeken insanlar. Belki de asıl dehşet verici olan budur. Kötülük bazen düşünmemenin değil, fazla düşünmenin ve her defasında aynı sonuca varmanın ürünüdür.

Eğer sistem sizi dar bir koridora sokar ve arkanızdaki tüm kapıları kilitlerse, ileriye doğru atacağınız o kanlı adım bir suç mudur, yoksa kaçınılmaz bir refleks mi?

Karşı Soru: Seçim Her Zaman Var mıdır?

Ama burada durup kendimize şunu sormak gerekiyor: Gerçekten hiç seçenek kalmıyor mu? Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarındaki en yoğun acı döneminde bile insanın son özgürlüğünü elinden kimsenin alamayacağını yazmıştı. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u da aynı mantıkla hareket etti, “üstün insan” için sıradan bir engel sadece bertaraf edilecek bir nesneydi. Sonuç? Hem vicdanın hem de kimliğin çöküşü.

Bu örnekler, “başka seçeneğim yoktu” cümlesinin her zaman bir gerçeği değil, çoğu zaman bir ihtiyacı dile getirdiğini gösteriyor. Seçeneksizlik hissi ile gerçek anlamda seçeneksizlik arasındaki o ince çizgi, belki de ahlakın tam olarak yaşandığı yerdir.

Bizi Asıl Rahatsız Eden Şey

Bizi asıl dehşete düşüren şey ekranda gördüğümüz cinayetler değil, her iki filmi izlerken de içten içe o adama hak verecek olmamızdır. Aboneliği iptal edilen, evi bankaya geçen, yirmi beş yıllık emeği tek bir toplantıda silinen o adamın bir sonraki adımına “ama anlıyorum” diyeceğiz. Ve bu his, ekranda gördüğümüz kandan çok daha karanlık.

Westlake’in romanının yirmi yıl arayla iki kez uyarlanmasının nedeni belki de budur. Hikâye değişmiyor çünkü sistem değişmiyor. Bruno da Man-su da kurgusal birer karakter ama fabrikalar gerçek, işten çıkarmalar gerçek ve köşeye sıkıştırılmışlık hissi gerçek.

Ahlak ve erdem, büyük ölçüde “başka bir seçeneğimiz olduğunda” taşıyabildiğimiz lükslerdir. Ama aynı zamanda şunu da biliyoruz, seçeneksizliğin eşiğini ne zaman aştığımıza, çoğu zaman biz değil, korkumuz karar verir.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?