Seyahat çantanızın fermuarını çekerken, araç hareket ettiğinde ya da uçağın tekerleği piste değdiğinde başlamaz. Seyahat, anahtarı kilidin içinde iki tur çevirip kilit sesini duyduğun ve kapının arkasında kalan boşlukla arana bariyer koyduğun o üç saniyede başlar.
Hele bir de günlerden Pazartesiyse.
Bütün şehir aynı saat diliminde, aynı huzursuzlukla alarmlarını ertelerken, metrolar, köprü girişleri ve plazalar yeni haftanın mesaisini yutmaya hazırlanırken sen sırtında bir çanta, kapının önünde durursun. Bu her günkü duruşundan farklıdır. Dünyanın en büyük, en meşru firarıdır bu. Rutin etrafta dönmeye devam ederken, sen kendini o oradan cımbızla çekip almışsındır.
Fakat tam o anda, adımını kapıdan uzaklaştırmadan önceki o kısacık tereddütte tuhaf bir sızı çöker göğsüne. Çünkü bilirsin. ki, kapıyı kapattığın an içeride kalan şey sadece boş bir ev değildir, orada senin bir kopyan kalmıştır.
Loş Odada Duran Gölge
Prizden çekilmiş fişler, perdeleri yarım kapatılmış pencereler, lavabonun kenarında kurumaya bırakılmış kahve kupası… Sen kapıyı kilitlediğin anda o ev kendi içine çöker.
Modemin yeşil ışığı karanlık koridorda yapayalnız yanıp sönmeye devam ederken, masanın üzerindeki defter açık kalır. Son birkaç haftadır koltuğun üzerinde seni bekleyen o kireç kireç acziyet, bilgisayar başında algoritmalara “ben insanım” diye yalvardığın o asabiyet, gün boyu sırtına binen o görünmez sorumluluklar… Hepsi o loş salonun havasında asılı kalır.
Ev, bir anda sahibini kaybetmiş bir müzeye dönüşür. Ve sen o eşikte dururken şunu fark edersin: İnsan aslında yeni bir şehri keşfetmek, başka sokakların vitrinlerine bakmak ya da farklı bir kahve kokusu duymak için yola çıkmaz.
İnsan, her gün aynı aynaya bakmaktan aşınmış o yorgun suretini, o tanıdık hapishanesini birkaç günlüğüne geride bırakabilmek için yola çıkar. Kendi gölgeni o kapının arkasında kilitli bırakabileceğine, birkaç günlüğüne o adama veda edebileceğine inanırsın.
Eşiğin Arafı: Hiç Kimse Olma Hürriyeti
Sosyologlar buna “eşik evresi” (liminality) derler. iki durumun, iki mekânın tam ortasında kalma hali.
Evin kapısını kilitlediğin an artık o evin sakini, o mahallenin bilinen siması, o bekleyen işlerin sorumlusu değilsindir. Ama henüz varacağın yerin yabancısı da olmamışsındır. Birkaç saatliğine hiçbir yere ait olmayan, hiçbir unvanı, görevi ya da zorunluluğu bulunmayan boş bir şeysindir.
Pazartesi sabahının telaşı içinde koşuşturan kalabalığın arasından sıyrılıp gara ya da havalimanına doğru ilerlerken üstünden bir kabuk soyulur. Telefon cebindedir ama sessizdedir, gelen mailler bir başka dünyanın gürültüsüdür. Kimse senden bir onay beklemez, kimse bir yaranın iyileşip iyileşmediğini sormaz. Eşikten atılan o ilk adımla birlikte, insanın üzerine yapışan bütün o “olması gerekenler” listesi sessizce yere düşer.
Bagajdaki Kaçak Yolcu
Yine de içten içe o tanıdık şüphe seni kemirir: Acaba geride bıraktığım o adam gerçekten o kapının arkasında kaldı mı?
Montaigne yüzyıllar önce “Nereye gidersen git, kendini de beraberinde götürürsün.” demiş. Boşuna da dememiş. İnsan yanılsamalarla yaşayan bir canlı. Bir bilet almanın, sonbaharın döktüğü yaprakların altına başka bir coğrafyada basmanın ruhundaki bütün düğümleri çözeceğini zanneder. Oysa çoğu zaman bavula en özenle katlayıp koyduğun şey, bizzat kaçmaya çalıştığın o iç sestir. Gittiğin yerde iç ses seni zaman zaman terk eder.
Ama yine de o eşik anı kutsaldır. O kapıyı çekip kilitlemek, hayata verilmiş en zarif, en düşünceli moladır. Ev orada bekleyecek, toz zerreleri pencereden sızan eğik sonbahar ışığında sessizce dans edecek, zaman o odada biraz daha yavaş akacak.
Dönüşte o kapıyı tekrar açtığında, bıraktığın gölge seni yine aynı koltukta bekliyor olacak belki. Ama en azından o eşikten içeri girdiğinde sen, o gölgeden birkaç günlüğüne de olsa daha hafif bir adam olacaksın.
Merdivenlerden iniyorum. Sırt çantam hafif. Şehir henüz neyi kaçırdığının farkında bile değil.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
