İçeriğe geç

Kafka Haklıydı: “Ben İnsanım”ı Kanıtlamanın Dijital Labirenti

Bilgisayar başında güne başlarken ilk yaptığım şey, genellikle bir robota robot olmadığımı kanıtlamaya çalışmak oluyor.

Ekranda dokuz parçaya bölünmüş pikselli bir görsel beliriyor: “Lütfen içinde yangın musluğu olan tüm kareleri seçin.” Üçüncü karedeki kaldırım taşının kenarında musluğun gölgesi var mı, onu da seçmeli miyim, yoksa sadece leke mi diye gözlerimi kısarak bakıyorum. Yanlış tıklarsam sistem beni bir tehdit ilan edecek. Seçiyorum, yetmiyor. Bu sefer “Trafik lambası olan kareler” çıkıyor. Ekranın karşısında tek elimle tık tık yaparken, karşımdaki soğuk bir algoritmanın benim nabız taşıyan, organik bir canlı olduğuma ikna olmasını bekliyorum.

Franz Kafka, Dava ve Şato kitaplarında bürokrasinin soğukluğundan, merhametsizliğinden ve anlamsızlığından bahseder. Josef K. suçunun ne olduğunu bile bilmeden mahkeme koridorlarında sürünürken; Şato’daki K. ise kendini otoritelere kabul ettirmeye, o sisteme ulaşmaya çalışır. Aslında biz de tam buradayız; Kafka’nın haklı çıktığı yerde. Sadece küçük bir değişiklikle: Şato artık veri merkezleri, o ulaşılamaz bürokratlar ise birer API anahtarı.

Şato’nun Yeni Memurları: “Gözünüzü Kırpın”

Eskiden bürokrasi; toz kokulu devlet dairelerindeki, sürekli “çok yoğun olan” (!) asık suratlı memurlardan, mühürlerden ve sarı dosya kâğıtlarından ibaretti. En azından karşında rüşvet verebileceğin, çemkirebileceğin ya da haline acıyabileceğin kanlı canlı bir insan vardı.

Şimdi ise karşımızda mutlak bir algoritma var. Bir banka hesabı açmak, e-Devlet’e girmek ya da bir foruma kayıt olmak istediğinde sistem senden sürekli doğrulama ve kimlik testi talep ediyor:

  • Şifreni gir.
  • Yetmez; telefonuna gelen 6 haneli SMS kodunu yaz.
  • Yetmez; kimliğinin arkasındaki çipi telefonun arkasına sürt (NFC tutmadı, bir daha sürt).
  • Yetmez; kameraya bak, başını sağa çevir, sonra sola çevir, şimdi hafifçe sırıt ve gözünü iki kere kırp.

Herhalde insan olduğumuzu ispatlamak insanlık tarihi boyunca hiç bu kadar zor olmamıştı. Bir telefon kamerasına karşı kafa sallayıp göz kırparken, arka plandaki algoritmaya, şimdilerde ise yapay zekâya “Ben canlıyım, etten ve kemiktenim, beni sisteme al” diye yalvarıyoruz. Bürokrasi artık bizi kuyruklarda bekletmiyor; cebimize girip her saniye kendimizi yeniden tescil etmemizi şart koşuyor.

“Çocukları Koruyoruz” Ambalajı ve Dijital Panoptikon

Tam bu maskaralıklarla insan olduğumuzu kanıtlamaya çalışırken, gündeme o parlak, zekice tasarlanmış ve cilalanmış paket düştü: 18 yaş altı için sosyal medya yasakları ve zorunlu yaş doğrulaması.

Hikâye süper, inandırıcı. Buna kim karşı çıkabilir ki? Ambalaj kusursuz: “Sonuçta çocuklarımızı koruyoruz; zararlı içeriklerden, bağımlılıktan, siber zorbalıktan muhafaza ediyoruz.” İtiraz etsen, anında seni çocuk ya da ahlak düşmanı ilan edecekler.

Peki işin pratiği ne diyor? Bir platformun senin 18 yaşından büyük olduğunu anlamasının tek bir yolu var: Herkesin kimliğini masaya koyması.

Burada platforma sadece yaş bilgisini taşıyan özel bir kod verilecekmiş güya; ama zaten platformun bizim yaşımızla bir derdi yok. Onun tek derdi sürekliliği ve etkileşimi sağlamak. Asıl dert devletin tarafında. Sosyal medyada iki satır yazı okumak, bir video izlemek ya da fikir beyan etmek için; T.C. kimlik numaranı, yüz biyometrini, gerekirse kredi kartı bilgilerini o platformlara, onların anlaşmalı olduğu “güvenlik” şirketlerine ve en önemlisi de devlete teslim etmek zorundasın. Çocukları koruma bahanesiyle, geriye kalan bütün bir nüfusu dijital bir açık hava cezaevine koymanın en kibar yolu bu.

Aslında burada mesele çocuk falan değil; mesele anonimliğin kalkması, her adımın birbiriyle ilişkilendirilmesi. İnternetin o eski, özgür ve vahşi tarafını ehlileştirip herkesin boynuna dijital bir künye takmak.

Kolaylık İllüzyonu ve Gönüllü Fişleme

İşin en trajikomik boyutu ise bu kontrol mekanizmasının bize bir “baskı” olarak değil, bir “kolaylık ve güvenlik” olarak pazarlanması.

Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda iktidarın en kusursuz halinin, gözetlendiğini bilen bireyin kendi kendini denetlemesi olduğunu söyler. Bentham’ın Panoptikon kulesinde gardiyanın varlığına bile gerek yoktu; sadece gözetlenme ihtimali bile yetiyordu.

Bugün Panoptikon kulesi cebimizde titriyor. Üstelik gardiyanın parasını da faturamıza ekletip biz ödüyoruz:

  • Parmak izimizi verdik; çünkü ekran kilidini açmak 0.5 saniye daha hızlıydı.
  • Yüzümüzü tarattık; çünkü şifre hatırlamak zahmetliydi.
  • Konumumuzu 7/24 açık bıraktık; çünkü sipariş ettiğimiz kahvenin kuryesini haritada izlemek keyifliydi.

Şimdi ise sisteme giriş bileti olarak tam bir dijital teslimiyet isteniyor. Adım adım, her tıklamada biraz daha fişleniyoruz. Ve bunu totaliter bir rejim kapımıza polis dayayarak yapmıyor; sistemin dayattığı kullanıcı sözleşmelerinin altına konan o minik kutucukla yapıyor: “Hizmet şartlarını okudum ve kabul ediyorum.”

Tescilli Şüpheliler Çağı

Eskiden bir deyiş vardı ya; aksini ispatlayana kadar herkes suçsuzdu. Geldiğimiz noktada varsayılan ayar değişti. Artık önce suçlusun, sonra belki suçsuz olduğunu kanıtlayabilirsin. Ya da daha doğrusu şöyle: Aksini ispatlayana kadar herkes bir bottur, herkes bir suçludur ve herkes potansiyel bir tehdittir.

Var olduğunu kanıtlamak için sürekli sistemi beslemek, kimliğini doğrulamak, güvenlik kameralarına gülümsemek zorundasın. Fiziksel dünyada belki bazı şeylerden yırtabiliyoruz ama dijital dünyada attığımız her adımın logu tutuluyor.

Ekranda yine bir doğrulama kodu penceresi açıldı. Telefonuma SMS gelecek, banka uygulamasına onay düşecek, oradan ekrana geçeceğim… Birkaç dakika sonra sisteme “Evet, yaşayan ve nefes alan benim” demiş olacağım.

Josef K. en azından neyle suçlandığını merak ediyordu. Biz ise suçumuzu çoktan kabullendik: Suçumuz insan olmak ve cezamız bunu her gün baştan kanıtlamaya çalışmak.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Siz ne düşünüyorsunuz?