İçeriğe geç

İki Haftalık Uyum Süresi: Tatil Sonrası Gerçek Hayata Dönüş

ki haftadır buralarda yokum. Pazar günleri o klavyenin başına oturup “Acaba bugün ne yazsam?” diye düşünmedim. Aslında tatil hengamesinden düşünmeye fırsat da bulamadım. Düşünmeyince de insan bir garip hissediyor. Yine de arada günlük olarak mikro blog gibi özetler atsam diye düşünmedim değil. Ama bir de yıllardır çıkmadığım bir “tatil” gerçeği vardı ortada. Keyfini çıkarmam lazımdı. İpsala’dan geçip Selanik sokaklarına, oradan da Sithonia yarımadasına uzanan o klasik Ege/Yunanistan rotasında etrafı izlerken bir şeyler yazmak pek içimden gelmedi.

Aslında giderken telefonum için aldığım Gimbal’ı hazırlamıştım. Gimbal köşede durmaktan huzursuz olmaya başlamıştı zaten. Amacım vlog çekip, kamerayı yüzüme çevirerek “Arkadaşlar kanalıma hoş geldiniz, muazzam bir huzur içindeyim” demekti ama bu işi yine beceremedim. Ya da başka bir perspektiften bakayım; “Tatil dediğin şey aslında ruhun, beynin, sinir sisteminin yeniden başlatılması değil mi?” Yok, bu biraz tamamen klişeye bağlamak oldu. O değil de, tatil aslında sadece bilincin başka yere taşınıp, uyaranlardan uzak çok sayıda sekmenin kapatılması demek. O sebeptir ki zamanım, elimdeki telefonla “şöyle mi çeksem, böyle mi konuşsam” düşüncelerinden çok, etrafa bakmakla geçti.

Senenin Arasına Sıkışmış 10 Günlük Rahatlama Seansı

Biliyorsunuz, yılda ortalama 250 gün çalışıyoruz. Bunun karşılığında da 14-26 gün arasında kafamızı boşaltmak için bir alanımız var. Tamam, şu aralara sıkıştırdığımız hafta sonu ve bayram tatilleri var ama kafayı resetleyip biraz da işi gücü düşünmeden çıktığımız tatil, bizi en fazla motive eden ve dinlendirendir. Ben de uzun zamandır bu şekilde bir tatile çıkmamıştım. Okul, iş, kitap, oku, yaz derken zamanın hengamesinde kaybolmuştum. Sonunda o arayı verdim. Ve aslında aklımı minimumda çalıştırarak hiçbir şey yapmak istemedim.

Buna iki pazartesidir bu köşede olmamam da dahil. Tamam, bunu bir iş gibi görmüyorum ama yine de sürekli bir şeyler yetiştiren kişi olmak istemedim. Başından itibaren yapmam gereken belliydi: Bir şey düşünmemek ve sadece dinlenmeye odaklanmak. (Yine çok ciddi bir şey söyledim galiba.)

Sahilde, sosyal medyada izlediğimiz o kusursuz tatil videolarını düşündüm. Var ya hani; böyle rüzgarda uçuşan saçlar, masmavi deniz, dalga sesleri, uçan dronelar ve yüzlerinde anlamsız bir gülümsemeyle kahve yudumlayan insanlar… İki üç fotoğraf çektim, birkaç video aldım. Baktım ki benim tatilim ekranın ardına sıkışıyor, kendi gözlerimle bir şey göremiyorum; hemen vazgeçtim.

Gerçek hayatta tatil; bagajı araca sığdırma tetrisinden, sınırda “acaba hangi gişe daha hızlı ilerliyor” stresiyle pasaport kontrolü beklemeye kadar tam anlamıyla bir deplasmandır. Aracı başka bir ülkenin koduna geçiriyorsunuz, dil değişiyor, para birimi değişiyor ama insan olmaktan kaynaklı o yerleşik garip alışkanlıklar sizinle birlikte seyahat ediyor.

Mesela şezlonga uzandığında bile o zihin boşalmıyor. Yan masadaki turistin ses tonunu analiz ediyor, kaldığınız otelin wi-fi sinyalinin neden sürekli koptuğuna dair kendi çapında bir altyapı raporu yazıyor ya da garsonun sipariş alma algoritmasındaki verimsizliği düşünüyorsun. Manyak gibi, kaldığın, girdiğin, çıktığın yerlerde dedektör ve sensör kontrolü yapıyorsun. Bizim gibi kafayı sistemlerle bozmuş insanlar için “tamamen kopmak” diye bir seçenek yok; sadece arka planda çalışan programlar minimalize ediliyor, hepsi bu. Ama yine de bir göz telefonda tabii.

Yunanistan taraflarının o kendine mahsus yavaşlığı (hızlı olmaya çalışan sistemin bizim için en büyük şoku budur) ilk başta insan bünyesinde bir gecikme (latency) yaratıyor. Biz İstanbul temposundan gelmişiz; her şey saniyesinde olsun, kahve hemen gelsin, hesap hızlı kesilsin istiyoruz. Orada ise zaman sanki biraz daha yavaş akıyor. İnsan ilk birkaç gün o yavaşlığa uyum sağlayamıyor, beklemek adamı krize sokuyor.

Ama sonra, o tıkır tıkır işleyen “hızlı olma” zorunluluğunun aslında ne kadar yorucu olduğunu fark ediyorsun. Sahilde denize bakarken, hiçbir şey üretmemenin, hiçbir metrik hedeflememenin o hafifliğini hissediyorsun. Yemeği ya da hesabı beklerken, o beklemenin içindeki boşluğu yaşıyorsun. İşte tatilin o sihirli anı tam olarak o. Sakin ve üretken olmama lüksü.

Tabii ki her güzel şeyin bir sonu var. Tatil bitti, İpsala’dan tekrar bu tarafa geçildi, o simülasyonun içine geri tıkıldık. Masaya oturduğumda ekranı açtım; birikmiş mailler, çözülmeyi bekleyen işler, o “hoş geldin” diyen dijital kaos karşıladı beni.

Kulağa biraz melankolik gelebilir ama insan masasına dönüp o anılara eşlik eden kahvesini yudumladığında, aslında kendi rutinini de özlediğini fark ediyor. Kaos güzeldir; sürekli ait olamayacağın bir “rahatlığa” bağlanmak çok da iyi bir şey değil.

İki haftalık aradan sonra motoru soğuttuk, önbelleği (cache) temizledik. Zaten sınavlar ve sorunlarla hızlı da bir dönüş yaptık. Keşke komple format atabilseydik. Şimdi bu absürt dünyayı kurcalamaya kaldığımız yerden devam edebiliriz.

Aslında gezdiğim yerleri de mi yazsam diye düşündüm ama ne bileyim, yazı darmadağınık bir şekilde buraya gitti işte.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?