Modern dünyada artık hiçbirimiz sadece “yaşamıyoruz”. Sabah uyanıp demlediğimiz o çayın, kahvenin dumanını, masanın köşesinde duran telefonun metalik yansımasını ya da izleyip sarsıldığımız bir filmin afişini dijital evrene saldığımız an, görünmez bir sözleşmeyi imzalamış sayılıyoruz. Bu belki de okumayarak onayladığmız o küçük uygulama sözleşmesinde mevcut ama asıl soru şu: Bu sözleşmenin sahibi kim? Onlar mı, biz mi?
Bir şeyi safça, sadece keyif aldığımız için seviyor olmamız artık sistemin tanımlamaları arasında anlamsız bir veri. “Sevmek”, “beğenmek” modern pazar yerinde “onaylama” kelimesinin şirinleştirilmiş halinden ibaret. Paylaştığımız her şeyde kadraja giren bir logo, bir amblem ya da sırf tasarımı hoşunuza gittiği için, kullanımından keyif aldğınız için övdüğünüz cihaz, sizi anında gönüllü bir dijital bilboarda dönüştürüyor.
Gönüllü Taşeronlar: Dünyanın En Büyük Ücretsiz PR Ajansı
Klasik kapitalize baktığımızda aslında kurallarım basit oldğunu görüyoruz: Şirket bir ürün üretir, reklam ajansına çuvalla para öder, ajans estetik bir kurgu yaratır, ilgil çekici görseller ve kişiler ile ürünü size satardı. Siz sadece tüketiciydiniz. İşlemin son halkası, para harcayan, pasif bir alıcı.
Fakat dijital çağın, sosyal medyanın üzerimize attığı “sistem optimizasyonu” sayesinde şirketler yüzyılın hack’ini buldu: Tüketiciye sadece ürünü satmakla kalmayıp, onu aynı zamanda o ürünün gönüllü ve ücretsiz reklam yüzü yapmak. Bugün bir kafeye gidip o yeni nesil filtre kahveye dünya kadar para ödüyoruz. Sonra ışığı ayarlıyor, kadrajı düzeltiyor, en iyi filtreyi seçiyor ve kendi kitlemize sunuyoruz.
Bir düşünün, ürünü satın alan biziz, prodüksiyonu yapan biziz, dağıtımı yapan yine biziz. Şirketlerin pazarlama departmanları muhtemelen plazalarının en üst katında ototmat kahvelerini yudumlarken, kurdukları bu devasa, merkeziyetsiz ve tek kuruş maaş istemeyen PR ordusunu izleyip gülüyorlardır. Üstelik bu işten aldığımız tek “maaş”, ekrandaki o kalp ikonunun kırmızıya dönmesi.
Peki ya sansürlü Anılar: Kendi Hayatının Şüphelisi Olmak
Şirketler bu bedava veri akışından ve organik görünürlükten gayet memnunken, sahneye devletin ve regülasyonların o bürokratik, soğuk yüzü çıkıyor. Sistem aniden omzunuza dokunup diyor ki: “Bir dakika! Sen bu kahveyi övdün ama ya gizli reklam yapıyorsan? #işbirliği yazmazsan ceza keserim!” Ya da “özendiriyorsun, kestim gitti.”
İşte tam bu noktada o absürt psikolojik evreye, kendi anılarımızı sansürleme paranoyasına giriyoruz.
Sıradan bir vatandaş, hafta sonu sahilde sevdiği bir içeceği yudumlarken aniden bir suçluluk duygusuna kapılıyor. Bardağın logosunu kameradan saklamak için bileğini 45 derece garip bir açıyla büküyor. Arabasının içinden bir manzara paylaşacaksa, direksiyondaki amblemi eliyle kapatıyor. 80’lerin kötü bir B-tipi hacker filmindeki karakterler gibi, kullandığımız bilgisayarın arkasındaki logoya siyah bant yapıştırma noktasına geldik.
Kendi kişisel arşivimiz, gizliliği kaldırılmış devlet belgelerine benzemeye başladı. Her yer siyah bantlar, bulanıklaştırılmış (blur) köşeler, ters çevrilmiş ambalajlarla dolu. “Hayattan keyif alıyorum ama yemin ederim markadan para almadım!” ispatı peşinde koşarken, anının bütün doğallığını yok ediyoruz.
Televizyonda dizi ve film izlemek de ayrı bir dert. O konuya hiç girmiyorum bile.
Açık Kaynak Kodlu Hayatların Kapanışı
Yaşadığımız o saf keyif anı, potansiyel bir yasal ihlal tehdidine dönüşüyor. İfade özgürlüğümüz, “acaba reklam sayılır mı?” filtresinden geçemediği için kendi kendini sansürlüyor.
Dünyanın en trajikomik sistem hatası bu olsa gerek. Özgür ve isteğe bağlı olması gereken kendi anılarımızın, kendi zevklerimizin ve hayatımızın telif hakkını markalara, denetimini ise devlete kaptırmış durumdayız. Gözümüzün önünden portleyen asıl reklamlarda sorun yok, ama hayatımızda olan, dokunanlara yer yok.
Hayattan keyif almanın yasadışı bir ürün yerleştirme sayıldığı bu simülasyonda, sıradaki “reklamsız” nefesimizi nasıl alacağımızı düşünmeye başlasak iyi olur.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
