İçeriğe geç

Pazartesi Sendromu Değil, Varoluşsal Kriz: Kendimizi Neden Hamster Gibi Hissediyoruz?

Sabah alarm çalıyor. Hatta bazen o alarma bile gerek kalmıyor. Vücut o kadar dakik ki, o ses daha duyulmadan gözlerimi açıyorum. Sanıyorum havalardan; şu aralar kendimi yataktan kazıyamıyorum. Sonra “beş dakika daha” diyorum kendime. Külliyen yalan. O beş dakika hiç olmayacak.

Sonra bir şekilde kalk, duş al, dişlerini fırçala ve kendini sokağa at. Yürü, otobüse bin, koca plazada çalıştığın kata ulaşmak için bir de asansör sırası bekle. Of, her yerde bir trafik! Masana otur, yanına bir kahve al. Aa, bir de bakmışsın akşam olmuş. Eve dönüş ve televizyon karşısında bayılmaca… Sonra yarın, yine aynı şeyler.

Tanıdık geldi mi? Tebrikler, hepimiz aynı kulüpteyiz. Girişinde “Modern Zamanlar Sıkışmışlık Kulübü” yazıyor. Hoş geldiniz! Herhangi bir ücret veya aidat yok, çünkü zaten tüm ödemeleri ruhunuzla yapıyorsunuz.

Peki, neden böyle hissediyoruz? Neden bazen hayat, bozuk plak gibi aynı yerde takılıp duruyor? Bazen bunu düşünüp duruyorum. Tabii bu düşünceler de aynı bir bumerang gibi; fırlatıyorum, dönüp dolaşıp yine bana çarpıyor.

Albert Camus, bu durumu Yunan mitolojisindeki Sisifos’a bağlar. Sisifos, Yeraltı Dünyası’nda sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır. Koca bir kayayı dağın tepesine iter, zirveye geldiğinde ise kaya orada durmayıp aşağıya yuvarlanır ve Sisifos her şeye yeniden başlamak zorunda kalır.

Bu size de manidar gelmedi mi? Sürekli içinde debelendiğimiz rutin… O “kaya”nın yerine günlük hayatınızdaki her şeyi koyabilirsiniz. Camus bu döngünün saçma olduğunu kabul eder ancak Sisifos’un bu işi yaparken mutlu olabileceğini de belirtir. Yani olay taşta değil, senin o taşa bakış açında. Burada “öf”leyip “püf”lemek yerine, “Bu benim işim, ben bunu yapıyorum ve taş benim taşım” deyip ondan keyif almak asıl meseleymiş. Vallahi ben elçiyim, Camus öyle demiş.

Arthur Schopenhauer ise sanki benim hislerime biraz daha tercüman oluyor: “İnsan tuhaftır; bir şeyi arzu eder, elde edene kadar acı çeker, elde edince de sıkılır.”

Şimdi düşündüm de, hayatımız bir sarkaç gibi. Camus ve Schopenhauer arasında gidip geliyoruz. Bir taraf “acı”, bir taraf “can sıkıntısı”. Değişimden bahsediyoruz ama rutinden ayrılamıyoruz. Değişim kapıyı çalınca da “Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı bozulmasın” diyerek kapıyı kilitliyoruz. İşte sıkışmış hissetmemizin sebebi; güvenli limanda demirleyip, açık denizlerin hayalini kurmamız. İkisi aynı anda olmuyor maalesef.

Bugünlerde durum daha da vahim. Teknoloji, sosyal medya, internet derken sürekli meşgulüz. Sürekli “bir şeyler” yapıyoruz ama bir yere varamıyoruz. Byung-Chul Han buna “Yorgunluk Toplumu” adını veriyor. Günün sonunda, kendi kendimizi sömürüyoruz.

Bir de şu var: Sosyal medyada herkesin hayatı bir Hollywood filmi gibi akarken, senin hayatın o şaşaalı filmin “reklam arası” gibi hissettiriyor. Bir hamster çarkındasın; deli gibi koşuyorsun, terliyorsun ama manzaran hiç değişmiyor.

Peki, bundan çıkış var mı? Bunun cevabını benim vereceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kelin ilacı olsa, önce kendi başına sürermiş… Zaten ben de aynı rutine tıkılmış durumdayım. Yine de rutini tamamen yok etmek imkansız, hatta yaşadığımız ortamda oldukça tehlikeli. Ama rutini ufak ufak “sabote” etmek elinizde. Ufak değişikliklerle…

Ama sonrasında başınıza geleceklerden ben mesul değilim.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?