İçeriğe geç

Sürgün Edilmiş Bedenler: Bahar İllüzyonu ve Doğayla Uyumsuzluğumuz

Edebiyat dünyası yüzyıllardır bize bahar hakkında çok zarif yalanlar söyledi. Şairler tomurcuklanan ağaçları, uyanan doğayı ve ılık rüzgarları birer mucize, bir yeniden doğuş destanı gibi anlattılar. Müzikte Vivaldi notalarıyla onu kutsadı, ressamlar tuvallerine en parlak yeşillerini sürdü.​

Ancak pencereyi açıp derin bir nefes aldığınızda gerçeklik bambaşka. Çoğumuz için bahar şiirsel bir uyanış değil, kızarmış gözler, tıkanmış nefes boruları, bitmek bilmeyen hapşırık krizleri ve yataktan çıkmayı imkansız kılan devasa bir yorgunluktur bir kaoustur.​Baharı romantize etmeyi severiz ama onun içine karıştığımızda kendimizi kötühisseder hastalanırız.

​Sistem Uyumsuzluğu: Reddedilen DonanımEski bir bilgisayara, onun yepyeni bir işletim sistemi yüklediğinizi düşünün. Yazılım eskisine oranla kusursuzdur ama elinizdeki donanım bu yeni ve agresif sisteme uyum sağlayamaz. (Bunu yazarken nedense hep aklıma windows geldi 🙂 ) Fanlar deli gibi dönmeye başlar, cihaz aşırı ısınır ve en nihayetinde sistem çalışmaz hale gelir ve hata verip çöker.​

Dünya da her nisan ayında o muazzam “bahar” güncellemesini başlatıp doğayı yeniden kurgularken, bizim yataklara düşmemiz tam olarak böylesi bir sistem uyumsuzluğudur. Biz artık bu dünyanın bu güncel donanımıyla uyumlu değilizdir.​

Yaratılışa Karşı Bağışıklık Kazanmak

Polen dediğimiz o mikroskobik tozlar, aslında doğanın en masum, en temel yaratılış ve üreme kodudur. Bir bitkinin, ağacın yaşama tutunma, çoğalma ve var olma arzusunun havaya karışmış halidir. Peki ama yaratılışın bu en temel, en yaşam dolu eylemi neden bizi hasta ediyor? Neden bir çiçeğin poleni, bedenimiz tarafından ölümcül bir virüs, bir “düşman” saldırısı olarak algılanıyor da bağışıklık sistemimiz bütün alarmlarını çaldırıp kendi kendini tüketiyor?

​Çünkü biz o büyük uyumu çoktan terk ettik.​Binlerce yıl önce doğanın o kaotik ve vahşi döngüsünden koptuk. Kendimizi camdan, çelikten ve klimalardan oluşan steril kalelere kapattık. Kışın dondurucu gerçeğinden korunmak için inşa ettiğimiz o güvenli ve akıllı evler, bizi doğanın yaşam veren uyanışına karşı da savunmasız bıraktı.​

Antihistaminik Bir Sürgün

Cebimizde taşıdığımız o antihistaminik (alerji) ilaçları, aslında modern insanın doğadan ne kadar koptuğunun, bu gezegene ne kadar yabancılaştığının en somut, en acı felsefi kanıtıdır. Bizler doğanın uyanışını kutlamak yerine, onu kimyasallarla bastırmaya, o vahşi yaşam enerjisini bedenimizden uzak tutmaya çalışıyoruz.​

Hasta olmamız bir tesadüf veya basit bir mevsimsel reaksiyon değil; ontolojik bir sürgünün sonucudur. Doğanın o gürültülü, üretken ve durdurulamaz uyanışı, bizim steril, kontrollü ve betonarme hayatlarımıza fazla geliyor.

​Biz artık bu görkemli bahçenin yerlisi değiliz. Bahar geldiğinde pencereleri kapatıp içeride yorgunluktan uyuyakalan o sürgün edilmiş misafirleriz sadece.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?