İçeriğe geç

Zihinsel Vurgun: Sessizlikten İstanbul’un Koruyucu Kaosuna

Turda’nın o zamanı ağır ağır biriktiren, saat beşte dükkanların kapandığı, Sovyet binalarının gölgesindeki ne ironidir o ödüllü Türk filmlerinin sinematografik sessizliğinden çıkalı henüz birkaç saat olmuştu. Uçağın tekerlekleri piste değdi, uçak körüğe yanaştı ve pasaport kontrolüne girdiğim anda kendimi memleketin kaosunun içinde buldum. Acele, bağırış çağırışlar hepsi ayrı bir taıdıklık ve hepsi sanki İstanbul similasyonuna hazırlık. Ve havalanından adımmımı atıp araca geçtiğim anda kendimi bir anda İstanbul’un o tanıdık, acımasız ve agresif asfaltında buldum.

Daha birkaç gün önce yabancı bir şehrin sokaklarında, ağır ağır yürüyen, kaldırımda seni görür görmez duran araçların ritmini bozmamak için kendi adımlarımı yavaşlatmaya çalışırken, şimdi önümde kilometrelerce uzanan, kırmızı fren lambalarından oluşmuş, o sıkışlıklığa rağmen makas atmaya çalışanlarla dolu, devasa bir kaos denizinin tam ortasındaydım.

Sualtı dalgıçları derin ve sessiz sulardan yüzeye çok hızlı çıktıklarında basınç farkından dolayı “vurgun” yerler. Benimki de tam olarak öyle bir zihinsel vurgundu. Turda’nın o ağırbaşlı sükûnetinden, İstanbul’un o zehirli ve tavizsiz hızına çakılmak.

Gürültünün Konfor Alanı

Trafikte dikkatlice ilerlerken, kornalar ve egzoz sesleri birbirine karışırken tuhaf bir şey fark ettim. Bizler sürekli bu kaostan, bu yorucu trafikten ve şehrin bizi tüketmesinden şikayet edip dururuz. Huzuru o sessiz, uzak kasabalarda aradıdığımızı ya da bulduğumuzu söyleriz.

Oysa Tsesiz bir şehrin o derin, yankılı sessizliğinde kendi içsesimle, işleri bitirmenin verdiği kaosla ama en çokda giderken romanı yeni bitirmiş olmanın getirdiği o rahatlıkla baş başa kaldığımda ne kadar garip hissettiğimi hatırladım. Sessizlik, insanın kendi gerçeğinden ve boşluklarından kaçamayacağı kadar berrak bir ayna.

İstanbul’un bu boğucu trafiği ve agresif kaosu ise bizim en büyük savunma mekanizmamız. Gizlenme alanımız.

Kaosun İçindeki Gizli Barınak

Bu şehir size düşünmek, yüzleşmek veya varoluşsal krizlere girmek için zaman bırakmaz. Sizi hayatta kalmaya, bir yere yetişmeye, sürekli tetikte olmaya zorlar. Ve bu zorunluluk, aslında inanılmaz derecede “kurtarıcı” bir bahanedir. İş yorgunluğunu, trafiği ve stresi suçlamak varken; kim kendi zihninin o karanlık ve sessiz odalarıyla yüzleşmek ister ki?

Ağır evlerin sessizliği güzeldi, evet. Ama o sessizlikte bir yabancıydım. İstanbul’un bu bitmek bilmeyen kırmızı fren lambalarının, o agresif gürültünün içine daldığımda ise sistem yeniden o bildik “güvenli moda” geçti.

Çünkü İstanbul’un kargaşası, kendi içimizdeki kaosu susturan en kusursuz ve en gürültülü ninnidir.

Vurgunu atlattım. Eve döndüm. Ve o zehirli telaşı valizimden çıkarıp ait olduğu yere, bu şehrin sokaklarına geri bıraktım. Buranın telaşını üzerime giyerek.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?