Her şey sabah dijital dünyanın azizliğiyle başladı. Bu, gün boyu yiyeceğimiz dijital kazıkların sadece ilkiydi. Hedef olarak “Salina Turda” yazdığımızda, Google Maps bizi hemen yakınımızdaki eski girişe değil de ana kapıya yönlendirince, sıcağın altında yaklaşık üç kilometrelik zorunlu bir yürüyüşün içinde bulduk kendimizi. Biraz patika yol, biraz otoyol kenarı derken sırt çantalı gezginlerden bir farkımız kalmamıştı.
Yol boyunca küçük yerleşim yerlerini geçip dağ yamaçlarına yaklaştığımızda manzara, o eski bilgisayarların masaüstü arka planlarındaki o kusursuz, aşırı yeşil görselleri andırıyordu. Doğanın bu yapay denecek kadar steril güzelliğinin ortasında sıcağa göğüs gererek yürürken, zihnimde ister istemez devasa bir beklenti birikiyordu.
Kapıya varıp 900 Lei (yaklaşık 950 TL) gibi yüksek bir giriş ücretini ödediğimizde ise o beklenti çıtası iyice yukarı tırmandı. Bu kadar zorlu bir lojistik ve bölge için bu denli yüksek bir bütçe, içeride beni büyüleyecek bir yeraltı gizeminin habercisi olmalıydı.
Tuzdan Örülmüş Koridorlar
Nihayet içeri adım attığımızda, sıcaktan kurtulmanın verdiği o heves yerini aniden buz gibi bir soğuğa bıraktı. Merdivenlerden indikçe madenin ham, devasa ve ürkütücü ihtişamı yüzüme çarpmaya başladı. Devasa koridorların her biri sanki tuzdan örülmüş betonlar gibiydi. İlerledikçe sağda solda oyulmuş odacıklar ve madende kullanılan eski malzemeler karşıladı bizi. Ancak madenin o işlek, ter dökülen ve kazılan yıllarına dair hiçbir bilgi, hiçbir hikaye yoktu.
Sonra o meşhur ahşap merdivenlerle karşılaştık ve aşağıya doğru inmeye başladık. Arada gördüğümüz, insan eliyle oyulmuş o devasa uçurum gerçekten büyüleyiciydi. Ancak bu muazzam coğrafyanın sunduğu asıl potansiyel, ne yazık ki son derece kötü bir sunum içeriyordu. Ne tarihi ne de hikayesi anlatılmıştı madenin; koca bir boşluk, adeta ticari bir hırsın kurbanı olmuştu. O ince, dar merdivenlerden aşağıya inerken tenime yapışan nemli hava, üzerime düşen tuzlu damlalar ve basamakların o tekinsizliği, madenin kendi doğasından gelen depresif ve kaotik ortamı fazlasıyla besliyordu. Buraya kadar her şey gerçeğin o sert, yüzleşilmesi gereken parçasıydı.
Yeraltındaki Kasvetli Panayır
Madenin tabanına ulaştığımda karşılaştığım manzara ise, o tarihi ihtişamı tamamen gölgeleyen sürreal bir hayal kırıklığına dönüştü. Oraya kurulan dönme dolap ve çoğu etkinlik alanı, sanki zamansız bir felaketten geriye kalmış gibi terk edilmiş, ruhsuz bir hava taşıyordu. Üstelik bu kasvetli panayır alanındaki her bir küçük aktivite için içeride ayrı bir ücret talep edilmesi, mekânın o mistik atmosferini bir anda sıradan bir ticari işletme sığlığına indirgiyordu.
Devasa bir yeraltı madeni düşünün; içine pinpon masaları, çocuk oyun parkı ve buna benzer şeyler inşa edilmiş. Bir yerde “Bütün bunlara gerçekten gerek var mıydı?” diye sormadan edemedim kendi kendime. İçerideki göl alanının derdi ise çok ayrı bir konuydu.
Büyük umutlarla, sıcağın altında kilometreler yürüyerek ulaştığım yerin 120 metre altında; doğanın ve tarihin muazzam ihtişamının, kötü bir yönetim ve terk edilmiş bir panayır dekoruyla nasıl harcandığına tanıklık ettim. Yeryüzüne geri çıkarken aklımda madenin o görkemli derinliği değil, o dar ve nemli merdivenlerin hissettirdiği kaotik boşluk ve tırmanışın verdiği yorgunluk kaldı.
Sanal Otobüsler ve Gerçek Yağmur
Tüm bu yeraltı kaosundan sonraki en güzel detay, dönüşte nihayet o kullanmayı planladığımız “eski maden çıkışından” yeryüzüne dönebilmemiz oldu. Ancak gelirken bizi perişan eden o sıcak, dışarı çıktığımızda yerini aniden bastıran sağanak bir yağmura bırakmıştı.
Bari Cluj’a geçelim dedik ama bu kez de durağa sığınıp Moovit uygulamasının o asla gelmeyen “sanal otobüslerinin” geçmesini beklerken sırılsıklam olduk. Sanırım o gün dijital dünyayla ve teknolojiyle aramızdaki bağ tamamen kopmuştu.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
