İçeriğe geç

Haydi Çevreyi Koruyalım: DOA

Son günlerin hit konusu DOA. Hani şu çevreyi korumak için petleri, şişeleri, metal kutuları attığınızda size karşılığında para veren cihaz. Yakın zamandaki Romanya seyahatimde de aynı uygulama vardı. Gerçi tüm Avrupa Birliği ülkelerinde var ve orada bu sistem gerçekten aktif olarak çalışıyor. Bir içeceğin depozito bedeli 0.50 Lei. Bu ücret ayrı bir kalem olarak zaten faturanıza yansıtılıyor. İçeceğin kendisi ise markette 3 ile 3.50 Lei arasında değişiyor. Yani 6-7 şişe iade ettiğinizde, gidip raftan yeni bir içecek ya da herhangi bir şey alabiliyorsunuz. Sistem mantıklı bir döngüde çalışıyor. Soru işaretine mahal veren hiçbir şey yok. İnsanlar o şişeyi gerçekten bir “değer” olduğu için iade ediyor.

Gelelim bizim güncel “bug”ımıza. Bizde depozito bedeli 1 TL. En ucuz, en sıradan şişe su ise 10 TL. Yani yolda susadığınızda cebinizden para çıkarmadan bir şişe su alabilmek için, barkodu bozulmamış, ezilmemiş tam 10 adet kutuyu o makineye bir şekilde yedirmeniz gerekiyor.

İstanbul’un eskiden bekar barındırılmayan kutu gibi evlerinde, sırf 10 lira geri alabilmek için devasa çöp poşetlerinde ezilmemiş plastik şişe istiflediğinizi düşünün. Hacim/kazanç oranına vurduğunuzda, bunun çevreyi korumakla falan bir ilgisi yok; bu basbayağı bir lojistik ve mekan yönetimi krizidir.

Çevrecilik Maskesi Altında Fakirlik

İşin asıl trajikomik ve sosyo-kültürel tarafı ise o makinelerin önünde oluşan uzun kuyruklar. İnsanların ellerinde dev çöp poşetleriyle, o makinenin önünde 1 TL’leri toplamak için dakikalarca sıraya girmesini “Ne kadar da çevre bilincine sahip bir toplum olduk” diye okumak, gerçekliğe karşı işlenmiş bir suçtur.

Türk toplumu o makinenin önünde karbon ayak izini küçültmek, okyanuslardaki plastik adalarını kurtarmak veya küresel ısınmayı durdurmak için beklemiyor. O sıranın adı “çevre bilinci” değil, ekonomik hayatta kalma mücadelesidir. Eğer bir toplum, barkodu silinmiş bir maden suyu şişesini makine okusun diye üç kez geri sokup çıkarıyor ve o 1 TL’yi kurtarmak için inatla zaman harcıyorsa, orada övünülecek bir çevrecilikten değil, yüzleşilmesi gereken devasa bir yoksulluktan bahsedebiliriz.

Bir diğer unsur da zaten Avrupa’nın çöp ülkesi haline gelmiş memlekette, birilerinin bu işten nasıl nemalanacağı meselesi. Hepimiz bu plastik yığınlarının aslında pek de geri dönüşmediğini, geri dönüştürmek adı altında başka ülkelerin çöplerini ithal ettiğimizi biliyoruz. Bu devasa çöp dağlarının akıbeti meçhul ama dünyaya karşı “çevreci” duyarı kasmak herhalde vitrinimizi kuvvetlendiriyor.

İşin bir başka hikayesi de bu DOA cihazlarının kendisi. İhaleler ve o meşhur nemalanma çarkları… İşin kokusu muhtemelen yakın zamanda çıkar; aynı şu her köşe başına konulan geri dönüşüm giysi kutularında olduğu gibi. Acaba bu cihazları yapan şirketler, plastikten aldıkları o 1 lirayla mı makinelerin devasa maliyetlerini karşılıyor, yoksa biz vergilerimizle o 1 liraların milyonlarca katını çoktan finanse ettik mi? Muhtemelen toplayacağımız plastikten elde edeceğimiz değerden çok daha fazlasını bu kurduğumuz sözde sisteme harcadık.

Günün sonunda biz yine gerçek bir sosyo-ekonomik çöküşü aldık, üzerine yeşil bir “Geri Dönüşüm” etiketi yapıştırdık ve kendimizi oyalıyoruz. Avrupa’daki o sessiz, ağır binaların arasında tıkır tıkır işleyen mantıklı sisteme bakıp, burada 10 liralık su için 10 şişe biriktirme kaosuna çakıldık…

Sanırım bizim coğrafyanın en iyi yaptığı şey bu: Fakirliği, “farkındalık” sosuna bulayıp bize geri satmak.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?