İçeriğe geç

Mazeretli Tembellik, Düşen Bir Kablo ve Kolektif Cinnet

Kolum kırık, dirsekten parmaklarıma kadar uzanan o kireç kütlesi orada duruyor, sızısı da maşallah yerli yerinde. Ama şimdi dürüst olayım başından beri kolumu kırılmış olma olgusuna tam anlamıyla alışamadım. Bunu kabullenmek için çok fazla baskı gördüm. Sonrasında da o ilk günlerin trajik kaza havasını kısa bir süre hissederek bir kenarda bıraktım. Ama bu sakatlık, içimdeki o iflah olmaz, köklü tembelliğe verilmiş tarihin en meşru, en konforlu ruhsat oldu.

Normal şartlarda insanın hiçbir şey yapmadan koltukta saatlerce erimesi ağır bir suçluluk duygusu yaratır. Zihin arkadan kırbaçlar: “Kalk, yazıyı bitir, maillere dön, evi toparla, bir şeyler üret.” Ama kol alçıdaysa veya küçük bir hasta hissetme durumu varsa durum değişir. Suçluluk hissi anında buharlaşır, yerini kutsal bir “Ben şu an iyileşiyorum, bana dokunmayın” zırhına bırakır. Bütün gün tavana bakmak, telefonda zerre ilgimi çekmeyen videolar arasında amaçsızca kaybolmak, kısacası safi bir atalet içinde çürümek birdenbire tıbbi bir zorunluluğa dönüştü. Tembelliğin bundan daha kusursuz bir kılıfı olamazdı.

Fakat tembellik, sanıldığı gibi insanı dinginleştiren, pamuk gibi yapan bir şey değilmiş. Aksine, hiçbir şey üretmeyen ve yerinden kıpırdamayan bir beden, zihni içeriden kemiren sinsi bir asabiyet üretiyor.

Yere Düşen Kablonun Yarattığı Kıyamet

Bugün masanın kenarında duran telefon şarj aleti kayıp yere düştü.

Normal bir insanın iki saniyesini alacak, üzerinde düşünmeye bile tenezzül etmeyeceği bir hadise. Ama benim için öyle olmadı. O kablonun yere süzüldüğü an içimde kopan fırtınayı anlatamam. Bir de refleksle düşmesin diye onu yakalamaya çalışmışım. Eğilip onu almak, kurduğum o mükemmel tembellik kalesini yıkmak, oturduğum yerden hafifçe doğrularak tek elle garip bir cambazlığa girişmek demekti.

Bir parça plastik kaplı bakır tele bakıp dakikalarca küfrettim. Masayı tekmeleyecek, evi ateşe verecek kadar saf ve orantısız bir öfke kabardı içimden.

O an durup kendime baktım. Ben gerçekten yere düşen bir kabloya mı bileniyorum, yoksa o kablo bana oturduğum yerde çürümekte olduğumu, tembelliğimin acizliğini yüzüme vurduğu için mi delirdim?

İnsan, değiştirmeye üşendiği büyük bir ataletin içindeyken, en ufak bir pürüzü nükleer bir krize dönüştürmeye bayılıyor. Kolumdaki kırığa ya da kendi uyuşukluğuma saldıramıyorum, çünkü onunla yüzleşmek çaba gerektirir, kalkıp bir şeyler yapmayı gerektirir. Ama o kabloya bağırmak rahat ve bedava. Hiçbir efor sarf etmeden içimdeki bütün zehri masum bir nesneye kusabiliyorum.

Tembellerin ve Çaresizlerin Öfke Ekonomisi

Kendi mikro dünyamda yaşadığım bu absürt cinnet hali, kafamı kaldırıp memlekete baktığımda gördüğüm o büyük manzarayla o kadar korkutucu bir şekilde benzeşiyor ki…

Bugün sokakta, trafikte ya da internette karşılaştığımız o kolektif histeri tam olarak bu mekanizmadan besleniyor. Toplum olarak devasa bir vurdum duymazlığın, derin bir tembelliğin içindeyiz. Hayatımızı ezen, yarınlarımızı ipotek altına alan, alım gücümüzü eriten sistemsel mekanizmalara karşı tek bir parmağımızı bile kıpırdatmıyoruz. Çünkü yapısal sorunlarla yüzleşmek; organize olmayı, sorumluluk almayı, konfor alanından çıkmayı, yani kolektif bir mesaiyi gerektirir. Kısacası çok yorucu bir iştir.

Biz de ne yapıyoruz? O devasa çaresizliği ve eylemsizliğin yarattığı içten içe suçluluğu alıp en yakınımızdaki savunmasız hedeflere boşaltıyoruz. Yeşil ışık yandığı salise kornaya abanan şoföre, fiyatı sorulduğunda yorgunluktan sesi zor çıkan market kasiyerine, sosyal medyada kurduğu tek bir özensiz cümle yüzünden linç mangasının önüne atılan rastgele birine, metro kapısında bir adım geride durmadı diye boğazına sarılınan yolcuya, yolda yürürken dikkatsizce telefonunu kullanan insana.

Asıl hesap sorulması gereken yere kafamızı çevirmeye bile üşeniyoruz ama yanımızdakinin hayatını cehenneme çevirmek için müthiş bir enerji bulabiliyoruz. Çünkü sisteme ses çıkarmak irade ve zahmet ister, marketteki kasiyere çemkirmek ise tembelce bir deşarj yöntemidir. Tıpkı benim kırık kemiğe ya da koltuktaki uyuşukluğuma değil, yerdeki kabloya parlamam gibi.

Sahte Güç, Gerçek Atalet

İşin en acıklı tarafı, bu mikro patlamaların insana sahte bir tatmin vermesi. Birine bağırdığınızda ya da internette birini yerin dibine soktuğunuzda, hayatınızın kontrolünü iki dakikalığına geri almış gibi hissediyorsunuz. Güya eyleme geçmiş, güya bir tepki vermiş oluyorsunuz.

Oysa gerçekte hiçbir şey değişmiyor. Fırtına dindiğinde ben hâlâ kolu alçıda, koltuğa yapışmış, hiçbir şey üretmeyen tembel bir adam olarak kalıyorum. Sokaktaki insan da aynı adaletsiz, güvencesiz ve tekinsiz hayatına geri dönüyor. Harcanan o korkunç öfke ve adrenalin, sadece asıl çürümemizle yüzleşmeyi birkaç saat daha ertelemeye yarıyor.

Sol ayağımın ucuyla kabloyu masanın altına doğru biraz daha ittim. Almayacağım. Orada kalsın. Zira tembelliğimi kabullenip sessizce oturmak, kabloyla savaşıp evin içinde sahte kahramanlık taslamaktan çok daha dürüst bir hareket.

Hem hâlâ düzenlemem gereken bir roman var.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Siz ne düşünüyorsunuz?