İçeriğe geç

Modern Leviathan’ın İllüzyonu: Asayişin Çöküşü ve İdeolojik Vitrin

İnsanoğlu binlerce yıl önce vahşi doğanın belirsizliğinden kaçıp bir araya toplandığında, devlet dediğimiz o devasa aygıtı kurmak için masaya oturdu. O masada tek bir temel şart üzerine anlaşıldı: “Ben bireysel şiddet tekelimden ve sınırsız özgürlüğümden vazgeçiyorum; sen de karşılığında benim canımı, malımı ve sokakta yürürken duyduğum huzuru koruyacaksın.” Thomas Hobbes’tan bu yana adına “toplum sözleşmesi” dediğimiz şey; süslü heykeller, şatafatlı saraylar ya da kitlelere dayatılan doktrinler üzerine değil, en ilkel ve hayati ihtiyacımız olan güvenlik üzerine kuruldu.

Fakat modern çağda devlet aygıtı, bu varoluş sebebini unutup bambaşka bir kimliğe büründü. Kendi ideolojisini kitlelere pazarlayan, devasa bütçelerle kendi kutsallığını inşa etmeye çalışan ama sokağın güvenliğini, insanların huzurunu ve temel özgürlüğünü sağlayamayan devasa bir anlatı mekanizması haline geldi.

Vitrini Kutsamak, Tabanı İhmal Etmek

Bugün devletlerin harcama kalemlerine ve harcadıkları enerjiye baktığımızda çarpıcı bir felsefi paradoksla karşılaşıyoruz. Kamu kaynakları; sembolik zaferler, ideolojik kampanyalar, kitleleri belirli bir ahlak veya inanç kalıbına sokma çabaları ve sonu gelmez bir “biz buyuz” propagandası için sınırsızca seferber ediliyor. Güç, kendini kanıtlamak adına sürekli görünür olmak, anıtlar dikmek, ekranlardan vaaz vermek ve kendi mitolojisini üretmek zorunda hissediyor.

Oysa güç, iddia edildiği gibi gösterişte değil; sokağın dinginliğinde var olur. Bir vatandaş gece vakti bir sokaktan geçerken arkasına bakma ihtiyacı duyuyorsa, trafikteki keyfi bir şiddet cezasız kalıyorsa veya suçun sıradanlaştığı vasat bir adalet hissi ortalıkta dolanıyorsa, devlet kendi varlık nedenini yitiriyor demektir.

İnanç Dağıtan Ama Huzur Veremeyen Otorite

Bir devletin asıl sınavı, halkına hangi düşünceyi nasıl aşıladığı değil; en zayıf yurttaşının sokağa çıktığında kendini ne kadar güvende hissettiğidir. Asayiş ve kamu düzeni, otoritenin üzerinde tartışma lüksü olmayan en yalın, en dünyevi ödevidir. İdeoloji ise sonradan eklenen, değişken ve geçici bir giysiden ibarettir.

Giysiyi süslemek için servetler harcayıp bedeni çıplak ve savunmasız bırakmak trajik bir tercihtir. Güvenliği sağlayamayan bir gücün kendi değerlerini topluma dayatması, temeli çatlayan bir binanın dış cephesini altın varakla kaplamasına benzer. Dışarıdan bakanlar için belki parıltılı bir gösteri vardır; fakat içeride yaşayanlar, her an üzerlerine çökecek bir tavanın korkusuyla nefes alır.

Sözleşmenin Sessizce Bozulması

Geriye cevapsız tek bir soru kalıyor: Biz bu yapıya güvenliğimiz için mi ortak olduk, yoksa onun sonsuz anlatısını finanse eden figüranlar olmak için mi?

Eğer bir aygıt, enerjisini suçluyu durdurmaya ve sokaktaki düzeni kurmaya değil de kendi meşruiyetini ve dogmalarını parlatmaya harcıyorsa; orada artık koruyucu bir güçten değil, sadece kendi varlığına aşık olmuş bürokratik bir tiyatrodan söz edebiliriz. Sokak tekinsizleştiğinde hiçbir ideolojik zafer o boşluğu dolduramaz. Çünkü insan, açlığı ve inancı erteleyebilir ama korkuyu asla erteleyemez.


Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Siz ne düşünüyorsunuz?