Not: Bu yazı tek el, dikte ve AI düzenleme ile yazılmıştır.
İnsan bazı şeylerin farkına ancak onları kaybettiğinde varıyor. Modern dünyada çalışırken zihnimiz ve bedenimiz o kadar senkronize işliyor ki, onların sanki birbirinden bağımsız çalıştığını zannediyoruz. Ekran başında yüzlerce maile, yüzlerce satır koda bakarken üretimin sadece zihinle gerçekleştiğini sanıyoruz. Ta ki aptalca bir sakarlık, ıslak bir zemin ya da dikkatsiz bir adım gelip o büyük illüzyonu tek bir saniyede yerle bir edene kadar.
Kolum sakatlandı. Basit bir düşüş, birkaç saniyelik bir denge kaybı ve bitti. Bütün dünyamı üzerine kurduğum ana bağlantı noktası, o iki elden biri gidince olay tamamen sekteye uğradı.
Parmak Uçlarındaki Düşünce vs. Sesin Çıplaklığı
Bütün işi, iletişimi ve üretimi klavyeden geçen biri için iki el sadece birer uzuv değildir; zihnin dış dünyaya açılan kapısıdır. Düşünce sessizdir; parmak uçlarından ekrana akarken filtrelenir, elenir, şekillenir. Konuşma gibi değildir. Yine de el sakatlanınca akla gelen ilk “akıllı” çözüm dikte oluyor: Ekrana konuşmak, mikrofona derdini anlatmak.
Fakat sesle yazmak korkunç derecede yabancılaştırıcı bir deneyim. Klavyede sessizce kurduğun bir cümleyi odanın boşluğuna sesli söylediğinde, düşüncenin ne kadar çiğ ve çıplak olduğunu fark ediyorsun. Düşünceyi doğrudan seslendirmek, bazen insanı kendi derin fikirlerinden bile soyutluyor. Ekrana bakıp “nokta”, “virgül”, “yeni paragraf” diye bağırmak, insanın kendi zihniyle girdiği en absürt kavgalardan biri. Zaten ortada ne nokta kalıyor ne virgül; koyduğu da yanlış yerde. Zihin kelimeleri ararken bir yandan da ses tonun tereddüt ediyor. Sistem bazen söylediklerini yanlış anlıyor, bazen hiç duymuyor. Anlıyorsun ki klavye sadece bir yazma aracı değilmiş; zihnin karmaşasını gizleyen bir dizgin, koruyucu bir susturucuymuş.
Sağlamcılık İllüzyonu ve Dünyanın Varsayılan Ayarları
İnsan, bedeni eksiksiz işlerken dünyanın nasıl tasarlandığını hiç sorgulamıyor. Kapı kolları, fermuarlar, kavanoz kapakları, taharet musluğu, klavyedeki “Ctrl+C / Ctrl+V” kısayolları… Her şey iki eli olan, iki ayağı üzerinde dengede duran “kusursuz” bir insan varsayımıyla üretilmiş.
Tek bir kol devre dışı kaldığında, dünyanın aslında ne kadar acımasız ve tek tip tasarlandığını anlıyorsun. Bir su şişesini açmak devasa bir lojistik planlama gerektiriyor; tek elle klavyede gezinmek, alfabeyi yeniden keşfetmeye benziyor. Sağlamlık dediğimiz şey kalıcı bir mülkiyet değil, sadece her an bozulabilecek pamuk ipliğine bağlı geçici bir ayrıcalıkmış.
Yedek Parçası Olmayan Sistem
Sunucu çökerse yenisini kurarsın, kod patlarsa debug edersin, hard disk yanarsa yedeğini yüklersin. Ama biyolojik donanımda böyle bir lüks yok. Ne kadar sofistike düşünürsen düşün, ne kadar büyük planlar yaparsan yap; günün sonunda bütün iş kolundaki bir eklemin insafına kalmış, ekrana tek parmakla tıklayan çaresiz bir biyolojik makinesin.
Aslında son günlerin popüler tartışması olan yapay zekanın veya robotların insanın yerini alması mevzusuyla da çok örtüşüyor bu durum. Neyse, tek elle bunu yazmak bile yeterince zorken o konuya hiç girmeyeyim.
Şimdi bu satırları tek elle, biraz dikteyle kavga ederek, bir yandan da kendi sakarlığıma gülerek yazarken tek bir şeyi net görüyorum: İnsan, kendi bedeninin kırılganlığını unuttuğu ölçüde kibirleniyor; tek bir kemiği sızladığında ise dünyanın en yalın gerçeğiyle baş başa kalıyor.
Resül Efe sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
